Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2009 Çarşamba

DALAK’IN HAYATİ ÖNEMİ

DARWİNİSTLERİN HAYALİ KÖRELMİŞ ORGANLARDAN BİRİ DAHA YIKILDI
30 Temmuz 2009 tarihinde evrimci National Geographic dergisi “Araştırmalar, körelmiş organların hiç de işlevsiz olmadığını buldu” başlıklı bir haber yayınladı.
Darwinistler, insan vücudundaki tasarımda bulunan indirgenemez kompleksliği, matematiği ve muazzam düzeni açıklayamayınca son birkaç yıldır “körelmiş organlar” denilen hayali bir terim kullanarak, karşılaştıkları tasarımdaki harikalığı reddetmeye yönelik kusur arayan bir uğraş içine girerek yaratılışı saklamaya çalışıyorlardı.
Çeşitli evrimci dergiler, farklı dönemlerde haberler yaparak vücudumuzdaki bazı organların işlevlerinin olmadığını öne sürmeye çalışarak, kendilerince yaratılış gerçeğini karalamaya çabalıyorlardı.
Ancak, bilim dünyasındaki hızlı teknolojik gelişmeler ve imkanların giderek artmasıyla dünyadaki en kompleks sistemlerden biri olan insan vücudu ile ilgili her geçen gün yeni bir harikalık gün yüzüne çıkmaya başladı.
Hücrede her gün yeni bir organel, Dna’da her gün yeni bir “yazılım koruma sistemi” keşfedilirken; vücudumuzdaki organların işlevleriyle ilgili de daha detaylı bilgiler elde edilmeye başlandı.
Bir takım karanlık çevreler, ideolojilerinin temellerini oturttukları evrim teorisine darbe niteliği taşıyacak bu bilgileri yayınlamaktan şiddetle kaçınırken; bir kısmı ise yaratılış gerçeğine çok net bir delil olan bu haberleri yıkılmakta olan bir teoriyi destekliyormuş gibi göstererek aklına evrim ile ilgili şüphe düşüp yaratılış gerçeğine yönelecek insanları ne pahasına olursa olsun kendi safında tutmayı amaçlıyordu.
Nitekim, bu uğraşların hepsi boşuna çıkmış ve Darwinizm’in dünya çapında yerle bir olmasıyla artık Darwinistler de bu haberlerin evrime darbe indiren nitelikte olduğunu kabullenmek zorunda kalmıştırlar.
National Geographic dergisinin 30 Temmuz tarihinde yayınladığı haber de, bu niteliktedir.
Bilim adamları, evrimcilerin yıllardır “körelmiş” diye iddia ettikleri dalağın son derece hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya çıkardı. Elde edilen bulguya yer veren evrimci National Geographic dergisi “ teknoloji geliştikçe, araştırmacılar, “çöp organların” aslında oldukça çalışkan olduğunu buldu” sözleriyle yer verdi.
Peki Dalak’ın bu hayati görevleri neler?
Dalak’ın görevleri arasında, enfeksiyonları saptamak ve hasarlı ve yaşlı alyuvar hücrelerini filtrelemek olduğu biliniyordu.
Ancak bilim adamları Dalak’ın çok daha kritik bir öneme sahip olduğunu tespit etti.
Dalak, monosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin depolandığı bir organdır. Bu hücreler, bağışıklık sisteminde ve doku onarımında oldukça önemli görevlere sahiptir.
Bilim adamları, monositlerin diğer beyaz kan hücreleri gibi yalnızca kemik iliğinde üretildiklerini, kan akışı içinde depolanmadıklarını sanıyordu.
Ancak, yapılan bu yeni araştırmayla dalağın, kandan 10 kat daha fazla monosit içeren ve çok daha büyük öneme sahip bir depo olduğu ortaya kondu.
Doku tamirinde rol oynayan monositlerin %40 ila %50’si dalaktan geliyor. Bu da, dalağı son derece önemli bir organ yapıyor.
Örneğin, kalp krizi geçiren bir kimse için, kriz sonrası kalp dokusunun iyileşmesi son derece önemlidir. İşte bu dokunun tamirinde, dalaktan gelen monositler rol oynar.
Evrimcilerin yıllardır iddia ettiği “körelmiş organ” teorisi, “körelmiş bir aldatmacadır”. “Dalağımız gereksiz, ona ihtiyacımız olmadan da yaşayabiliriz” mantığıyla hareket eden evrimciler, bu son gelişmeyle çok ağır bir darbe almışlardır.
Çünkü araştırmada, dalağı olmayan kimselerin kalp hastalıkları ve zatüre nedeniyle iki kat daha yüksek ölüm riski taşıdığı belirlenmiştir.
Körelmiş organların, ne denli büyük bir yanılgı ve mantık hatası olduğuna da National Geographic evrimci bir yayın olmasına karşın “Tehlikeli Mantık” başlığı altında şöyle yer verdi:
(New York Sina Dağı Tıp Fakültesi Anatomi ve Fonksiyonel morpholoji direktörü ve Amerika Anatomisyenler derneği’nin seçilmiş başkanı Jeffrey Laitman) “Laitman şöyle diyor; 'tarih kolayca gereksiz olarak adlandırılan vücut organları ile darmadağın olmuştur çünkü tıp bilimi bu organları henüz anlamıştır.' 'İnsanlar, ‘bu organı aldırabilir ve hala yaşayabilirsiniz’ derler ama bu mantığa dikkat etmek gerek.Sol bacağını da aldırıp hala yaşayabilirsin. Ama vücuttaki bir organı ne zaman aldırsan ya da değiştirsen, ödenmesi gereken bir bedel vardır."
Evrimcilerin Bir Diğer “Hayali Körelmiş Organı” Apandist’ de hayati öneme sahip
Bağırsağımızın bir ucundan sallanan dar bir tüp şeklindeki apandist, evrimciler tarafından öne sürülen en ünlü körelmiş organdı. Hatta evrimciler, apandist için “çöp organ” diyorlardı. Ama bugün, önemi anlaşıldı.
Apandist, vücudumuzda besinin sindirilmesine yardımcı olan yararlı bir bakterinin adeta deposu olan bir organ.
Diyare hastalıklarının yaygın olduğu durumda, apandist son derece hayati önem taşıyor. Bağırsakları, hastalık sonrasında faydalı bakteri ile dolduruyor.
Sonuç
Evrimciler, kibir ve büyüklenmelerinden dolayı yaratılış gerçeğini kabullenmekte diretmektedirler. Körelmiş organlar yalanı, içlerine düştükleri durumdaki acizliklerinin ve yaratılış gerçeği karşısındaki çaresizliklerinin en net delilidir. İnsan vücudundaki teknoloji ve hassas düzen karşısında evrimcilerin, Allah’ın yaratmasını kabul etmekten başka hiçbir çareleri yoktur.
Evrimciler yaratılışı inkar etmek için her kusur aramaya çalıştıklarında, yeni bir düzen ve ihtişamla daha karşılaşmaya mahkumdurlar. Kendilerince bulduklarını sandıkları her kusur, Allah’ın yaratma sanatındaki benzersizliğin bir delili daha olarak karşılarına çıkacak ve onlara Allah’ın yaratmasının hak gerçek olduğunu bir kez daha gösterecektir.
Allah’ı inkar etmekte ısrarlı davranan (Allah’ı tenzih ederiz) bu kimselere Kuran’da şöyle yanıt verilmektedir:
“O, biri diğeriyle 'tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)
Kaynak:

18 Ağustos 2009 Salı

Gölcük Kayakçısını Kaydıran Gen

Hepimiz gölcük kayakçısı denilen böceği, çok iyi biliriz. İsmini bilmesek bile, göllerde su üstünde durabilen ve yürüyebilen bu sevimli canlıları muhakkak görmüşüzdür.

Gölcük kayakçısının çok ilginç bir özelliği vardır. Bacaklarını aynı bir kayakçı gibi sağa ve sola açarak su üzerinde durabilir.

Bu ilginç özelliğiyle gölcük kayakçısı, bilim adamları için araştırma konusu olmuştur.

İnsan, bisiklet üzerinde dengede durabilmeyi bile belirli bir yaşa geldiğinde ve eğitimle zar zor öğrenebilir. Kayak yapmak için özel bir öğretmenden eğitim almak ve uzun soluklu alıştırma gerekir.

Minicik bir böceğin böylesine hassas bir dengeyi doğar doğmaz ve üstelik de su üzerinde sağlayabilmesi bilim adamlarını meraka sürüklemiş ve incelemeye yöneltmiştir.

Böylesine zor bir dengenin sağlanabilmesi için, hem ön ve arka bacakların hem de orta bacakların birbirleriyle büyük bir uyum ve koordinasyon içerisinde çalışması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde bu konuyu araştıran bir grup bilim adamı, bu minicik böceğin vücudundaki hassas denge mekanizmasında bir genin rolü olduğunu tespit etmiştir.

Ultrabithorax, Hox geni isimli bir gen, böceklerde bacak boylarının uzamasında etkindir. Ancak Gölcük kayakçısında bu gen çok farklı bir şekilde çalışmaktadır. Normal şartlar altında, böceğin bacaklarını uzatması gereken gen, her bacakta farklı çalışmaktadır.

Sadece orta bacakları uzatırken, arka bacakları kısaltmaktadır. Bu da, gölcük kayakçısına su üzerinde durabilmesini sağlayan anatomik özelliği kazandırmaktadır.

Araştırmayı yürüten Toronto Üniversitesi Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji departmanı, bu konuyu evrim ile bağdaştırmaya çalışmıştır. Ancak açıktır ki, minicik bir böceğin genlerindeki bu mucize evrim teorisi ile açıklanamaz.

Gölcük kayakçısının, kendi gen haritasını çıkartıp içlerinden hangi genin bacak boyunu kontrol ettiğini tespit etmesi ve bu gene su üzerinde durabilmek için bacaklarını nasıl uzatması gerektiğini söylemesi mümkün değildir.Böceğin, vücudunda böyle bir gen olduğundan dahi haberi yoktur.

Hox geninin de, böceğin dışına çıkarak su üzerinde dengede durabilmek için bacak uzunluklarının nasıl olacağını hesapladığını iddia etmek de oldukça akıl dışıdır.

Şüphesiz, gene görevini ilham eden Alemlerin Rabbi Olan Allah’tır.

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)"
Hud Suresi,56
Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/08/090813142424.htm

16 Ağustos 2009 Pazar

ALLAH’IN KAMUFLAJ RAHMETİNİN BİR TECELLİSİ: ÇİFT BAŞLI YILAN


Bazı su yılanı türlerinin, kuyrukları adeta bir başa benzemektedir.

Bu sayede, köpek balıkları ve diğer avcılar yılanların geldiğini mi yoksa gittiğini tam olarak tespit edememektedirler.

Kuyruğu, yılanın zehirli başı sandıkları için de saldırmaktan çekinmektedirler.

Elbette ki, bir yılanın kendine aynada bakıp da başının nasıl bir görüntüye sahip olduğunu tespit edip düşmanlarını kandırmak için aynı deseni kuyruğuna da koymaya karar vermesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Bellidir ki, yılan kendi gen haritasını çıkarıp kuyruğundaki renk pigmentlerini belirleyen genlere müdahale ederek genlerini değiştirecek bir bilgi ve şuura sahip değildir.

Yılanın derisindeki her bir desen, yılanı koruyacak şekilde ince ince işlenmiştir. Bu, Allah’ın rahmetinin ve detay sanatının çok güzel bir tecellisidir.


“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.”



(Nur Suresi, 41)

Kaynak: http://news.nationalgeographic.com/news/2009/08/090805-two-headed-snake-picture.html

21 Haziran 2009 Pazar

STRATEJİ UZMANI SU YILANI

Güneydoğu Asya’da bulunan bir çeşit su yılanı, balıkları yakalamak için muazzam bir strateji kullanıyor.


Pek çok hayvanın, son derece gelişmiş avlanma yöntemleri kullandığına bir çok kez şahit olmuşuzdur. Bu sahnelerin her birinde, avlanacak hayvan avını kovalar.


Ancak; su yılanı avlanırken, avını kovalamaz. Tam tersine, avın kendisi kaçmak için ona doğru koşar…

Su yılanı, avlanacağı zaman, başı sona gelecek şekilde “J” şeklini alır. Daha sonra saatlerce hiç kımıldamadan bekler.

Taa ki, bir balık gelip de “J” nin kanca kısmının yanında yüzene dek…

İşte bu vakit, harekete geçme vaktidir.

Yılan, saniyenin yüzde biri hızla harekete geçer. Ancak, balık ondan çok daha hızlıdır. Yaklaşık olarak saniyenin binde biri kadar …

Bahsi geçen kaçmak olduğunda, balıklar en iyi ve en hızlı canlılardır.

Vücutlarının her iki tarafında bulunan kulakları, ses basıncını hissedebilir. Bu kulaklardan her hangi biri seste bir değişiklik tespit ettiği anda, balığın kaslarına derhal bir sinyal gönderirler. Bu sinyal, kaslara “balığın vücudunu hemen tam tersi yönde “C” şeklinde bükmelerini” söyler ve böylece balık tehlikeden bir an evvel uzaklaşmış olur.

Nitekim, balıkların bu üstün kaçış teknolojisi su yılanında işe yaramaz. Çünkü su yılanı, tüm stratejisini balığın bu kaçış taktiğine göre ayarlamıştır.

Su yılanının, kuyruğuna yakın bir bölgede sahte ses dalgaları üreten bir organ vardır. Bu organ, balığa gönderdiği sahte dalgalarla balığı “başının yeri” konusunda yanıltır ve balık başı zannettiği kuyruktan hızla kaçarken dosdoğru yılanın asıl başına ve ağzına doğru yönelir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Burada bahsettiğimiz, aklı ve muhakeme yeteneği olan ve balığın anatomisine ve kas sisteminin bilgisine sahip bir bilim adamı değildir.

Elbette ki, su yılanının balığın bir sonraki hareketini tahmin etmesi, ve buna göre kendine bir avlanma strateji geliştirmesi ve bu stratejiyi de torunlarına aktarması beklenemez.

Her canlıya rızkını veren Allah, su yılanına da katından bir rızık vermeyi dilemiş ve ona ilham ettiği bu avlanma stratejisini de bir sebep kılmıştır.
"Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Hud Suresi, 6)

13 Şubat 2009 Cuma

DARWİN’İ ZORA SOKAN ESTETİK ANLAYIŞI: TAVUSKUŞLARI

Tavuskuşları, son derece görkemli ve parlak tüylere sahip estetik canlılardır.

Mavi gözlerle süslü, sedefli, altın ve yeşil tüylerden meydana gelmiş kuyruğunu yelpaze gibi açan tavuskuşu, Allah’ın Yaratmasındaki Kusursuzluğun ve Üstünlüğün tecellilerindendir.

Kendi 110 – 125 cm kadar olan kuşun kuyruğu, yaklaşık 120 cm uzunluğundadır.

Darwin’in ortaya attığı doğal seleksiyon şartlarında, bu uzunlukta ve büyüklükte bir kuyruğun kuşa dezavantaj sağlaması gerekir.

Hem taşıması ağırdır, hem de uçmak için ona herhangi bir avantaj getirmez. Hayatta kalmak için kaçması ya da koşması gerektiğinde, kuyruğunun ağırlığından dolayı kaçamayacağından türünün kısa süre sonra hemen yok olması gerekir.

Üstelik, üzerindeki parlak renklerin de “hayatta kalmak” için getirebileceği hiçbir avantaj yoktur.

Bu nedenle, Darwin çeşitli kuş türlerini inceleyip kuşlardaki çeşitliliği doğal seleksiyon yoluyla açıklamaya çırpınırken; teorisini en çok açmaza sürükleyen canlılardan biri Tavuskuşları olmuştur.

Tavuskuşlarının tüylerindeki rengarenk sanatı evrim teorisiyle bir türlü açıklayamayan Darwin, büyük bir çaresizliğe düşmüştür.

Bu görkemli kuşlar üzerinde düşünüp düşünüp “Hiçbir anlam ifade etmiyor, nasıl olur?” diyerek günler geçirmiştir.

Tavuskuşları, Allah’ın Varlığı’nın en net gerçek olduğunu ispatlayan “yaşayan bir delildir”.

Allah, Kendi İhtişamı’nı bu canlı üzerinde tecelli ettirmiş, “Her Yaratmayı Bilen” Olduğunu bu canlı üzerindeki muazzam sanat ve estetik anlayışıyla İlan Etmiştir.

İnsanın hayal bile edemeyeceği kadar detaylı bir sanatla her bir tüyü ince ince işlenmiş bu canlıyı gören bir insanın, hemen Allah’a iman etmesi, Allah’ın varlığına kesin kez kanaat getirmesi gerekir.

“Allah, bu dünyada bu kadar detaylı bir sanat yaratıyorsa; ahirette neler yaratacaktır” diye düşünerek içinde cennete karşı bir özlem ve heyecan uyanması gerekir.

Allah, Kuran’da -insanların Allah’ın Kudreti’ni takdir edebilmeleri için- kimi canlıları süs olarak yarattığını bir ayette şöyle haber vermektedir:


“Onlara binmeniz ve süs için atları, katırları ve merkebleri yarattı. Ve daha sizlerin bilmediğiniz neleri yaratmaktadır?”
(Nahl Suresi, 8)

Kaynak: http://www.sciencenewsforkids.org/articles/20090211/Note3.asp

6 Ocak 2009 Salı

MUCİZE BİR YARATILIŞ SÜRECİ: KROMOZOM EŞLEŞMESİ

Dişi hücrelerdeki X kromozomlarının biraraya gelip dizilme süreci, embriyo gelişimi için çok kritiktir. Belirli bi kromozomun çok az ya da çok fazla sayıda biraraya gelmesi, Down Sendromu ve Turner Sendromu gibi ciddi rahatsızlıklara neden olur.

Bu nedenle, embriyo gelişimde hayati önem taşıyan bu aşamada, dişi hücredeki X kromozomları XX ya da XY diziliminden başka bir dizilime izin vermemek için, eşleşme tamamlandıktan sonra deaktive edilir. X kromozomu inaktivasyon süreci olarak da bilinen bu hayati aşamada, X kromozomları "hızlıca" eşleşmelidir. Bu eşleşmeyi yaparken, X kromozomu çiftlerinin her bir tarafı birbirine yakın olmalı ve belirli bir sırada dizilmelidir. İki X kromozomunun bu yakın fiziki eşleşmeyi başaramaması hücrenin ölümüne neden olur.

Üremenin başarılı olabilmesi için, yaşayan hücreler üretilmesi gerekir. Yaşayan hücreler üretmek için ise; tüm kromozomlar bu süreçte , "aynı anda" eşleşmek "zorundadır".

Peki kromozomlar birbirlerini nasıl tanımakta, ve aynı anda nasıl eşleşmektedirler?

Warwick Ünivesitesinden fizikçi Dr Mario Nicodemi, bu eşleşme sürecinde bir X kromozomunun (inaktivasyon sürecinin bir parçası olarak) diğer X kromozomunu nasıl etkisiz hale getirdiğini araştırmıştır.

Yapılan araştırmada, CTCF ismi verilen bir proteinin, kromozomların eşleşmesinde önemli bir yere sahip olduğunu tespit etmiştir. Bu protein mutasyona uğratıldığında ya da DNA'dan silindiğinde, kromozomlar hiçbir şekilde eşleşmemektedir.

Peki, hiçbir şuuru olmayan bir protein nasıl olup da deaktivasyon sürecini "tam olması gerektiği zamanda" başlatmakta ve de "olması gereken süratte" gerçekleşmektedir?

Tek bir defa eşleşme imkanları olan X kromozomlarının tesadüfen birbirlerine bağlanmalarını seyreden proteinin aklına birden "Down Sendromu" ve "Turner Sendromu" gibi ciddi rahatsızlıkların gelmesi, ve böyle ciddi hastalıklara ya da hücre ölümlerine sebebiyet vermemek için doğru miktarda X kromozomunun eşleşmesine karar vermesi ve bu verdiği kararı uygulayacak bir kimyasal işlem gerçekleştirmesi gibi bir bir durum elbette söz konusu olamaz.

Üstelik, bu kadar ince hesaplara bağlı bir eşleşme işlemini süratle gerçekleştirmek zorunda olan proteinin, deneme yanılma yoluna başvurmasına da imkan yoktur.

Tüm bu karmaşık süreçlerin ve hesaplamaların oldukça süratle ve tek bir anda gerçeklemesi gerekmektedir.

Tek başına proteinden gelen komut da yeterli değildir. Kromozomların, proteinden gelen komutu hem anlaması hem de hatasız uygulayabilmesi de hayati öneme sahiptir. Bu kimyasal iletişim, iki ayrı dili konuşan insanın kendi aralarında üçüncü bir dil kullanarak anlaşmalarından daha da şaşırtıcıdır; çünkü burada söz konusu akıl ve şuur sahibi insanlar değil; milimetrenin binde birinden daha küçük kromozomlar ve proteinlerdir.

Eşleşme sürecindeki tek mucize, proteinlerden gelen kimyasal komutların kromozomlar tarafından adeta birer kimya profesörü gibi çözümlenmesi değildir. Kromozomların gelen komuta göre doğru eşleşmeyi gerçekleştirmesi de oldukça ilginçtir. Kromozomlar doğru eşlerini, kilometrelerce uzunluğunda kapkaranlık bir ortamda bulmak zorundadırlar. Bu durumun ne denli mucizevi olduğu bir örnek ile daha iyi anlaşılacaktır:

Gözlerimiz bağlı, karanlık bir odada olduğumuzu, önümüzde 1.000 parçalı bir yapboz olduğunu ve her parçayı yanlızca birkere eşleştirebileceğimizi varsayalım. Vakit olarak da bize sadece 1 saat verildiğini farzedelim. Elbette böyle bir koşulda, 1.000 parçanın tamamını doğru şekilde eşleştirme ihtimali "akıl ve şuur sahibi" insan için bile oldukça düşüktür. Oysa kromozomlar bu muazzam eşleşmeyi saniyelerden bile daha kısa zaman dilimleri içinde "hatasız" gerçekleştirmektedirler.

İşte, tüm bu süreçleri gerçekleştiren, an an Yaratan ve kontrol eden Allah'tır. Protein'e görevini ilham eden, kromozomları bir düzen içinde biraraya getiren ve böylece bir "damla sudan" iken bize "şekil ve suret veren" Allah'tır.

"Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz, gerçek şu ki, Biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkça göstermek için. Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz. Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte, kiminiz de, bildikten sonra hiçbir şey bilmeme durumuna gelmesi için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir. Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, fakat Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten (ürünler) bitirir."
(Hac Suresi,5)


Kaynak:
http://www.biologynews.net/archives/2008/12/26/how_chromosomes_meet_in_the_dark_switch_that_turns_on_x_chromosome_matchmaking.html