haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2009 Çarşamba

DALAK’IN HAYATİ ÖNEMİ

DARWİNİSTLERİN HAYALİ KÖRELMİŞ ORGANLARDAN BİRİ DAHA YIKILDI
30 Temmuz 2009 tarihinde evrimci National Geographic dergisi “Araştırmalar, körelmiş organların hiç de işlevsiz olmadığını buldu” başlıklı bir haber yayınladı.
Darwinistler, insan vücudundaki tasarımda bulunan indirgenemez kompleksliği, matematiği ve muazzam düzeni açıklayamayınca son birkaç yıldır “körelmiş organlar” denilen hayali bir terim kullanarak, karşılaştıkları tasarımdaki harikalığı reddetmeye yönelik kusur arayan bir uğraş içine girerek yaratılışı saklamaya çalışıyorlardı.
Çeşitli evrimci dergiler, farklı dönemlerde haberler yaparak vücudumuzdaki bazı organların işlevlerinin olmadığını öne sürmeye çalışarak, kendilerince yaratılış gerçeğini karalamaya çabalıyorlardı.
Ancak, bilim dünyasındaki hızlı teknolojik gelişmeler ve imkanların giderek artmasıyla dünyadaki en kompleks sistemlerden biri olan insan vücudu ile ilgili her geçen gün yeni bir harikalık gün yüzüne çıkmaya başladı.
Hücrede her gün yeni bir organel, Dna’da her gün yeni bir “yazılım koruma sistemi” keşfedilirken; vücudumuzdaki organların işlevleriyle ilgili de daha detaylı bilgiler elde edilmeye başlandı.
Bir takım karanlık çevreler, ideolojilerinin temellerini oturttukları evrim teorisine darbe niteliği taşıyacak bu bilgileri yayınlamaktan şiddetle kaçınırken; bir kısmı ise yaratılış gerçeğine çok net bir delil olan bu haberleri yıkılmakta olan bir teoriyi destekliyormuş gibi göstererek aklına evrim ile ilgili şüphe düşüp yaratılış gerçeğine yönelecek insanları ne pahasına olursa olsun kendi safında tutmayı amaçlıyordu.
Nitekim, bu uğraşların hepsi boşuna çıkmış ve Darwinizm’in dünya çapında yerle bir olmasıyla artık Darwinistler de bu haberlerin evrime darbe indiren nitelikte olduğunu kabullenmek zorunda kalmıştırlar.
National Geographic dergisinin 30 Temmuz tarihinde yayınladığı haber de, bu niteliktedir.
Bilim adamları, evrimcilerin yıllardır “körelmiş” diye iddia ettikleri dalağın son derece hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya çıkardı. Elde edilen bulguya yer veren evrimci National Geographic dergisi “ teknoloji geliştikçe, araştırmacılar, “çöp organların” aslında oldukça çalışkan olduğunu buldu” sözleriyle yer verdi.
Peki Dalak’ın bu hayati görevleri neler?
Dalak’ın görevleri arasında, enfeksiyonları saptamak ve hasarlı ve yaşlı alyuvar hücrelerini filtrelemek olduğu biliniyordu.
Ancak bilim adamları Dalak’ın çok daha kritik bir öneme sahip olduğunu tespit etti.
Dalak, monosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin depolandığı bir organdır. Bu hücreler, bağışıklık sisteminde ve doku onarımında oldukça önemli görevlere sahiptir.
Bilim adamları, monositlerin diğer beyaz kan hücreleri gibi yalnızca kemik iliğinde üretildiklerini, kan akışı içinde depolanmadıklarını sanıyordu.
Ancak, yapılan bu yeni araştırmayla dalağın, kandan 10 kat daha fazla monosit içeren ve çok daha büyük öneme sahip bir depo olduğu ortaya kondu.
Doku tamirinde rol oynayan monositlerin %40 ila %50’si dalaktan geliyor. Bu da, dalağı son derece önemli bir organ yapıyor.
Örneğin, kalp krizi geçiren bir kimse için, kriz sonrası kalp dokusunun iyileşmesi son derece önemlidir. İşte bu dokunun tamirinde, dalaktan gelen monositler rol oynar.
Evrimcilerin yıllardır iddia ettiği “körelmiş organ” teorisi, “körelmiş bir aldatmacadır”. “Dalağımız gereksiz, ona ihtiyacımız olmadan da yaşayabiliriz” mantığıyla hareket eden evrimciler, bu son gelişmeyle çok ağır bir darbe almışlardır.
Çünkü araştırmada, dalağı olmayan kimselerin kalp hastalıkları ve zatüre nedeniyle iki kat daha yüksek ölüm riski taşıdığı belirlenmiştir.
Körelmiş organların, ne denli büyük bir yanılgı ve mantık hatası olduğuna da National Geographic evrimci bir yayın olmasına karşın “Tehlikeli Mantık” başlığı altında şöyle yer verdi:
(New York Sina Dağı Tıp Fakültesi Anatomi ve Fonksiyonel morpholoji direktörü ve Amerika Anatomisyenler derneği’nin seçilmiş başkanı Jeffrey Laitman) “Laitman şöyle diyor; 'tarih kolayca gereksiz olarak adlandırılan vücut organları ile darmadağın olmuştur çünkü tıp bilimi bu organları henüz anlamıştır.' 'İnsanlar, ‘bu organı aldırabilir ve hala yaşayabilirsiniz’ derler ama bu mantığa dikkat etmek gerek.Sol bacağını da aldırıp hala yaşayabilirsin. Ama vücuttaki bir organı ne zaman aldırsan ya da değiştirsen, ödenmesi gereken bir bedel vardır."
Evrimcilerin Bir Diğer “Hayali Körelmiş Organı” Apandist’ de hayati öneme sahip
Bağırsağımızın bir ucundan sallanan dar bir tüp şeklindeki apandist, evrimciler tarafından öne sürülen en ünlü körelmiş organdı. Hatta evrimciler, apandist için “çöp organ” diyorlardı. Ama bugün, önemi anlaşıldı.
Apandist, vücudumuzda besinin sindirilmesine yardımcı olan yararlı bir bakterinin adeta deposu olan bir organ.
Diyare hastalıklarının yaygın olduğu durumda, apandist son derece hayati önem taşıyor. Bağırsakları, hastalık sonrasında faydalı bakteri ile dolduruyor.
Sonuç
Evrimciler, kibir ve büyüklenmelerinden dolayı yaratılış gerçeğini kabullenmekte diretmektedirler. Körelmiş organlar yalanı, içlerine düştükleri durumdaki acizliklerinin ve yaratılış gerçeği karşısındaki çaresizliklerinin en net delilidir. İnsan vücudundaki teknoloji ve hassas düzen karşısında evrimcilerin, Allah’ın yaratmasını kabul etmekten başka hiçbir çareleri yoktur.
Evrimciler yaratılışı inkar etmek için her kusur aramaya çalıştıklarında, yeni bir düzen ve ihtişamla daha karşılaşmaya mahkumdurlar. Kendilerince bulduklarını sandıkları her kusur, Allah’ın yaratma sanatındaki benzersizliğin bir delili daha olarak karşılarına çıkacak ve onlara Allah’ın yaratmasının hak gerçek olduğunu bir kez daha gösterecektir.
Allah’ı inkar etmekte ısrarlı davranan (Allah’ı tenzih ederiz) bu kimselere Kuran’da şöyle yanıt verilmektedir:
“O, biri diğeriyle 'tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)
Kaynak:

26 Ağustos 2009 Çarşamba

GÖZDEKİ YARATILIŞ ÖRNEĞİ: OPTİK AKIŞ MUCİZESİ


Günümüzün oldukça büyük bir kısmını uyanık olarak geçiririz. Uyanık olduğumuz her vakitte, gözlerimiz dış dünyadan bize büyük bir miktarda bilgi akışı sağlar.

Etrafımızdaki arabalar, elimizdeki kitap, üzerinde oturduğumuz mobilyalar…

An be an, gözlerimiz aracılığıyla beynimize bilgi akar…

Peki bu bilgi akışı bir anda kesilirse ne olur? Gözlerimiz beynimize görsel bilgi aktarmazsa ne olur?


Çoğu zaman gece uykumuzdan uyanıp bir bardak su içmek için mutfağa gitmeye çalıştığımızda yönümüzü bulamayız. Tökezleriz, kapıya çarparız ya da tamamen yanlış bir istikamete doğru ilerleriz.


Bunun nedeni, gözlerimizin karanlıkta bir hareket algılayamıyor olmasıdır. Göz görmeye devam eder, kör değildir ve sağlıklıdır ancak iletecek bir bilgi ve hareket yoktur.

“Körebe” isimli çocuk oyununu hepimiz duymuşuzdur. Bu oyunda, ebe olarak seçilen kişinin gözleri sıkıca bağlanır ve kendi etrafında birkaç tur döndürdükten sonra arkadaşlarını yakalaması istenir.


Gözleri sıkıca bağlı olan kişinin gözleri görmeye devam etse de, gözleri bağlanmadan önce yüzünün dönük olduğu istikameti bulamaz. Gözünde bir rahatsızlık yoktur, ancak gözden beyne iletilen bilgi akışı kesilmiştir.

İşte, gözün ayak hareketlerimiz ile olan bu bağlantısı bilim adamlarının dikkatini çekmiş ve araştırma yapmaya yöneltmiştir.


Brown Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı çeşitli deneyler yapmış ve gözlerimizin algıladığı hareketin, ayaklarımızı yönlendirdiğini keşfetmişlerdir.

Optik Akış ismi verilen bu görsel bilgi akışı, bir nesnenin hareketine bakarak mesafeleri algılamamızı sağlamaktadır.


Beynimizden bize, sürekli olarak bir bilgi akışı gelmektedir. Bir arabanın ne yöne doğru hareket ettiğine bakarak adımlarımızı atarız. Ya da yürürken kendimize uzakta bir nesne seçer, ona odaklanır ve yönümüzü ona olan yakınlığımıza ve de uzaklığımıza göre belirleriz. Yürürken bir an için bile gözlerimizi kaparsak, yanlamasına ve ya çaprazlamasına yürümeye başlar yön duygumuzu hemen kaybederiz. Kısacası, yön duygumuz, tamamen odaklandığımız nesnelerin hareketine bağlıdır.


Eğer etrafımızdaki dünya hareket etmeseydi ve 3 boyutlu olarak algılanmasaydı, yönümüzü bulmamız çok zor olacak, mesafeleri ve istikametleri doğru tahmin edemeyecek ve bu nedenle hayatımızı idame ettiremeyecektik. Gelen bir arabanın uzaklığını ya da yönünü tespit edemeyecek, hatta yaklaştığını mı yoksa uzaklaştığını mı bile söyleyemeyecektik.


Bu, üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken çok büyük bir mucizedir. Televizyon, sürekli görüntü akışı sağlayan bir cihazdır. Hatta günlük kullanımına baktığınızda, gözden çok daha uzun bir süre -24 saat boyunca- görüntü akışı sağlar. Ancak, yıl içerisinde defalarca bozulur, ekran kararır ya da yayın kesilir.


Ancak bu durum gözde hiçbir zaman için söz konusu olmaz. İnsan doğduğu andan öldüğü ana kadar gözü hareketleri algılamaya ve bilgi akışı iletmeye devam eder.

Bu çok mucizevi ve hayati önemi olan bir olaydır. Ve yalnızca insanlara mahsus değil, yeryüzünde yaşayan tüm canlılara mahsustur.

Arılar bir çiçeğin üzerine konarken, kuşlar iniş yaparken, bir şahin pike yaparken, bir penguen dalarken hep optik akıştan faydalanır. Bu nedenle de, hiçbir zaman sendelemez, düşmez, yere çakılmaz ya da kaza yapmazlar.


Şüphesiz bu, Allah’ın yaratmasındaki benzersizliğin ve detay sanatının muazzam bir tecellisidir.

Gözü yaratan Allah, gözü sadece etten bir organ olarak var etmemiş, onu ince ince nice detaylarla donatmış ve (beyin ve ayaklar gibi) diğer organlarla bir bütün olarak büyük bir uyum içerisinde yaratmıştır.
Göze sadece bir organ olarak “şekil” vermemiş, aynı zamanda onun ilettiği bilgilere de beyinde bir “suret” (bir görüntü) var etmiştir.

Çünkü Allah, her şeye Hakim’dir ve Kusursuzca Var Edendir.

O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr Suresi, 24)


Kaynak:
http://www.sciencedaily.com/releases/2007/11/071115121131.htm

18 Ağustos 2009 Salı

Gölcük Kayakçısını Kaydıran Gen

Hepimiz gölcük kayakçısı denilen böceği, çok iyi biliriz. İsmini bilmesek bile, göllerde su üstünde durabilen ve yürüyebilen bu sevimli canlıları muhakkak görmüşüzdür.

Gölcük kayakçısının çok ilginç bir özelliği vardır. Bacaklarını aynı bir kayakçı gibi sağa ve sola açarak su üzerinde durabilir.

Bu ilginç özelliğiyle gölcük kayakçısı, bilim adamları için araştırma konusu olmuştur.

İnsan, bisiklet üzerinde dengede durabilmeyi bile belirli bir yaşa geldiğinde ve eğitimle zar zor öğrenebilir. Kayak yapmak için özel bir öğretmenden eğitim almak ve uzun soluklu alıştırma gerekir.

Minicik bir böceğin böylesine hassas bir dengeyi doğar doğmaz ve üstelik de su üzerinde sağlayabilmesi bilim adamlarını meraka sürüklemiş ve incelemeye yöneltmiştir.

Böylesine zor bir dengenin sağlanabilmesi için, hem ön ve arka bacakların hem de orta bacakların birbirleriyle büyük bir uyum ve koordinasyon içerisinde çalışması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde bu konuyu araştıran bir grup bilim adamı, bu minicik böceğin vücudundaki hassas denge mekanizmasında bir genin rolü olduğunu tespit etmiştir.

Ultrabithorax, Hox geni isimli bir gen, böceklerde bacak boylarının uzamasında etkindir. Ancak Gölcük kayakçısında bu gen çok farklı bir şekilde çalışmaktadır. Normal şartlar altında, böceğin bacaklarını uzatması gereken gen, her bacakta farklı çalışmaktadır.

Sadece orta bacakları uzatırken, arka bacakları kısaltmaktadır. Bu da, gölcük kayakçısına su üzerinde durabilmesini sağlayan anatomik özelliği kazandırmaktadır.

Araştırmayı yürüten Toronto Üniversitesi Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji departmanı, bu konuyu evrim ile bağdaştırmaya çalışmıştır. Ancak açıktır ki, minicik bir böceğin genlerindeki bu mucize evrim teorisi ile açıklanamaz.

Gölcük kayakçısının, kendi gen haritasını çıkartıp içlerinden hangi genin bacak boyunu kontrol ettiğini tespit etmesi ve bu gene su üzerinde durabilmek için bacaklarını nasıl uzatması gerektiğini söylemesi mümkün değildir.Böceğin, vücudunda böyle bir gen olduğundan dahi haberi yoktur.

Hox geninin de, böceğin dışına çıkarak su üzerinde dengede durabilmek için bacak uzunluklarının nasıl olacağını hesapladığını iddia etmek de oldukça akıl dışıdır.

Şüphesiz, gene görevini ilham eden Alemlerin Rabbi Olan Allah’tır.

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)"
Hud Suresi,56
Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/08/090813142424.htm

16 Ağustos 2009 Pazar

ALLAH’IN KAMUFLAJ RAHMETİNİN BİR TECELLİSİ: ÇİFT BAŞLI YILAN


Bazı su yılanı türlerinin, kuyrukları adeta bir başa benzemektedir.

Bu sayede, köpek balıkları ve diğer avcılar yılanların geldiğini mi yoksa gittiğini tam olarak tespit edememektedirler.

Kuyruğu, yılanın zehirli başı sandıkları için de saldırmaktan çekinmektedirler.

Elbette ki, bir yılanın kendine aynada bakıp da başının nasıl bir görüntüye sahip olduğunu tespit edip düşmanlarını kandırmak için aynı deseni kuyruğuna da koymaya karar vermesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Bellidir ki, yılan kendi gen haritasını çıkarıp kuyruğundaki renk pigmentlerini belirleyen genlere müdahale ederek genlerini değiştirecek bir bilgi ve şuura sahip değildir.

Yılanın derisindeki her bir desen, yılanı koruyacak şekilde ince ince işlenmiştir. Bu, Allah’ın rahmetinin ve detay sanatının çok güzel bir tecellisidir.


“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.”



(Nur Suresi, 41)

Kaynak: http://news.nationalgeographic.com/news/2009/08/090805-two-headed-snake-picture.html

21 Temmuz 2009 Salı

Dünyanın En İyi Korunan Veri Bankası: DNA

Lineer kromozomların sonlarında, tekrar eden DNA dizilimleri vardır. Bu dizilimlere, Telomeres adı verilir. Telomeres’lerin önemli bir fonksiyonu bulunur.

Savunmasız kromozom sonlarını, moleküler saldırılardan korurlar. Ancak, telomereslerin kendilerinin de bir korumaya ihtiyaçları vardır.

Telomeresler, düzensiz genom parçacıklarına benzerler. Ancak, onları bir arada tutan bir protein vardır.

Bu protein DNA replikasyonunun kromozom sonuna kadar kusursuz bir şekilde işlenmesi ile sorumludur.

TRF1 isimli bu protein, shelterin isimli altı proteinli bir yapının parçasıdır. Bu protein, telomeresler boyunca DNA replikasyonunun hatasız çalışmasını sağlamak için özel olarak yaratılmıştır.

Bu proteinin bulunmaması durumunda, telomeresler savunmasız kalacak, dna replikasyonu tamamlanamayacaktır.

DNA, son derece hassas dengelere dayalı bir sisteme sahiptir. Bu sistemde, replikasyonun tamamlanaması gibi en ufak bir aksaklık, kanser gibi çok ciddi hastalıklara yol açar.

TF1 isimli protein, genetik çoğaltmanın (replikasyonun) devam etmesi için adeta tüm engelleri ortadan kaldırmaktadır.

Şüphesiz bu, Allah’ın detay sanatının son derece muazzam bir örneğidir.

Bilindiği üzere, DNA’da çok sayıda tamir mekanizması bulunmaktadır. Bu protein ile birlikte, DNA’da sadece mutasyonlara ve dış etkenlere karşı tamir mekanizmalarının değil koruma mekanizmalarının da bulunduğu keşfedilmiştir.

Bu, son derece önemli bir bilgidir.

Dünyanın en iyi yazılım programlarının bile, açıkları vardır. İçlerindeki bilgiler kolaylıkla hasara uğrayabilir, veri kaybı yaşanabilir ya da heklenebilir.

Bu durumu önlemek için, geliştirilen her antivirüs programı düzenli güncellenmek zorundadır. Çünkü veri bankasına yapılan saldırılar, sürekli güçlenir.

DNA’da da durum aynıdır. DNA, dünyanın en büyük veri bankasıdır. Ve dünyadaki en iyi yazılım programlarından bile daha korunaklıdır. Bir bilgisayarın işlem kapasitesi ile DNA’nın işlem kapasitesi arasında elbette ki kıyas yapılamaz.

DNA, her saniye kendini kopyalamaktadır. Verilerini sürekli aktarmakta, sürekli işlem yapmakta ve hayatımız boyunca bir an bile durmadan dinlenmeden çalışmaktadır. O hiç durmadan çalışırken, sürekli saldırılar olur. Moleküler saldırılar, DNA’yı heklemeye, şifresini kırmaya ve sarmallarındaki bilgilerin arasına sızmaya çalışırlar.

Ancak, ne kadar sızmaya çalışırlarsa çalışsınlar, bu imkansızdır. Çünkü DNA, hem tamir mekanizmalarıyla hem de TRF1 proteinin de olduğu gibi çok özel koruma sistemleriyle donatılmıştır. Üstelik, herhangi bir güncelleme yapmak da gerekmez. Sistem, hatasız ve açıksız olarak kusursuzca işler.

DNA gibi ufacık bir bilgi parçasında, her biri ince ince işlenmiş böyle yüz binlerce detay vardır.

İmtihan ortamının gerçekçi olması için, her bir detay özel olarak tasarlanmıştır.


Evrimciler tarafından, insan vücudunda kusurlu zannedilen pek çok mekanizma ve sistemin son derece detaylı olarak yaratılması çok özel bir durumdur.

Eğer Allah dileseydi, detay olmadan da yaratabilirdi. Şüphesiz Allah, buna güç yetirir.

Ancak Allah, detayı yaratılışa bir delil kılmıştır.

Allah’ın detay sanatı, iman edenlerin Allah’a olan korkularının ve bağlılıklarının artmasına; inkar edenlerin de Allah’ın ayetlerine şahit olmalarına vesile olmakta ve Allah’ın yaratmasında “hiçbir eksik ve kusur olmadığını” delillendirmektedir.

Kaynak: Rockefeller University
http://newswire.rockefeller.edu/?page=engine&id=945

27 Haziran 2009 Cumartesi

DARWİNİZM'İN GİZLİ DESTEKÇİLERİ: MASONLAR

Darwinizm, bir ideoloji olarak, Sabetayistler ve Siyonist Masonların tekeli altındadır. Bu karanlık çevreler, evrim teorisini, sosyal anlamda çıkarmayı planladıkları kargaşa için bir tür kamuflaj olarak kullanmakta ve bu nedenle de evrim teorisinin bilimsel açmazlarının gündeme getirilmesinden büyük rahatsızlık duymaktadırlar.

Evrim teorisinin bilimsel olarak yetersiz olduğunun gündeme getirilmesi, teoriyi sadece bilimsel olduğu için destekleyen pek çok çevrenin de gözünü açacağı ve aslen “ideolojik” sebeplerden ötürü desteklenmesinin deşifre edileceğinden; bu yöndeki gerçeklerin üstleri 150 yıldır örtülmeye çalışılmaktadır.

Sabetayistlerin kontrolü ve baskısı altındaki çeşitli dergiler, televizyon kanalları ve internet siteleri Yaratılış’ı destekleyen fikirlere yer vermeyi bu sebepten şiddetle reddetmekte; ve her teorinin açmazlarını yayınlamayı “objektif”lik unsuru sayarken evrim teorisinin açıklayamadığı bilimsel konulara tek bir satırlık yer dahi ayırmaktan çekinmektedirler.

Siyonist Masonların planlarına hizmet etmek için ortaya atılmış olan söz konusu teori, bu karanlık çevrelerce planlarının bozulmaması için adeta bir tabu gibi korunmakta ve hakkında olumsuz bir görüş bildirilmesine kesinlikle izin verilmemektedir.

Evrim teorisi, kendi başına çok zayıf temellere dayanan bir teori olmasına karşın; Sosyal Darwinizm, Siyonist Masonların planlarına zemin hazırlamada biçilmiş bir kaftandır.

Bu karanlık örgütün amaçları, Teşkilatı Mahsusa Başkanı Em.Süvari Albay’ı Hüsamettin Ertürk tarafından ele geçen bir belge ile ilk defa gün yüzüne çıkmıştır.
Ele geçen belgede “Milletlerarası Siyonist Teşkilat”ına ait 21 maddelik amaçları içeren bir metin bulunmaktadır:

1. Gençleri kötü ahlak telkinleriyle bozmak
2. Aile hayatını yıkmak
3. İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmek
4. Sanatı ve edebiyatı müstehcen bir hale sokarak toplumun ahlaki yönden çöküşünü sağlamak
5. Mukaddesata hürmeti yıkmak, dindar oldukları için hürmetle anılan kimseler hakkında rezilane vakalar uydurmak
6. Çılgınca sarfiyatı teşvik etmek
7. Halkı, eğlenceler ve oyunlarla oyalayarak vakitlerini düşünerek geçirmelerini engellemek
8. Müfrit nazariyelerle fikirleri zehirlemek, gürültü ve kargaşalıklar çıkarmak, içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlıklar saçmak
9. Aristokratların aralarına kin ve itimatsızlık saçmak
10. Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmak, grevler, sabotajlar tertip etmek
11. Yüksek tabakanın maneviyatını her türlü çabaya başvurarak kırmak
12. Sanayinin ziraatı ezmesine müsaade ederek, köylü sınıfını ortadan kaldırmak 13. Hayat pahalılığını körüklemek
14. Giderleri arttırmak
15. Beynelminel meseleler ortaya atarak milletlerarasında kin ve nefret tohumları serpmek
16. Hükümet şekillerini değiştirmek ve birçok devlet sırrını ifşa etmek
17. Siyasi buhranlar çıkarmak
18. İktisadi buhranlar çıkarmak
19. Mali istikrarı bozmak, ekonomik krizleri çoğaltmak
20. Spekülasyonlara ve enflasyonlara yol açmak
21. Hükümetlerin ölümlerini hazırlamak, ıstırap ve yoksulluk içine atmak


Albay Hüsamettin Ertürk, belgeyi inceledikten sonra: “Teşkilatı Mahsusa’nın dikkatli tetkikleri neticesinde vardığımız sonuç şudur ki, Bunlar bir Dünya İhtilali hazırlamaktadırlar” şeklinde görüş bildirmiştir.

Bu, televizyonda seyrettiğimiz bir macera filmi değil; tarihi bir gerçektir.

Dünya’daki düzeni ve huzuru bozmayı amaçlayan karanlık bir örgüt bulunmaktadır.
Büyüyle ve kabalayla yakından ilgilenen bu örgüt, kelimenin tam manasıyla Şeytan’ın boyunduruğu altındadır. Bu, bir teşbih değil; gerçektir. Sadece üst düzey masonların bilgisi ve yönetimi dahilinde olan şeytana tapma törenleri düzenlenmektedir.

Toplum düzenini bozmak ve dünya hakimiyeti elde etmek için; milli ve manevi değerler gibi tesanüdü beraberinde getiren değerlere saldırmakta, bu şekilde ayırımcılık ve fesat çıkararak milletleri içten parçalamayı hedeflemektedir.

Materyalist felsefeyi benimsetmek için uğraşarak; toplumları ahlaki bir çöküşe doğru sürüklemeyi hedeflemekte ve bu amaç doğrultusunda da Darwinizm’e destek vermektedir.

Darwinizm, Allah’ın varlığını reddetmek için zemin hazırlandığından (Allah’ı tenzih ederim); insanlara içgüdülerine bağlı olarak, vicdani sorumlulukları olmadan ve yaptıklarının hesabını vermeden yaşayacakları bir hayat profili çizer. Bu yönüyle de, söz konusu karanlık örgütün planlarına -ahlaki ve vicdani yönden toplumları çökertmek için- istenilen temeli atmaktadır.

“Hayat mücadelesi”, “Yaşam Kavgası”, “Kayrılmış Irklar” gibi kavramlarla; hem milletler arasında, hem de sınıflar ve ırklar arasında istenilen kargaşa ve huzursuzluk ortamının çıkartılması için son derece uygundur.

Bu nedenledir ki evrim teorisi, 150 yıldır somut bir delil sunulamamasına karşın, ısrarla sahiplenilmekte ve popülerliği korunmaya çalışılmaktadır.

Einstein’ı, Newton’ı, Stephen Hawking’i kapak yapmak için kıllarını dahi kıpırdatmayan dergi ve gazeteler Darwin’in kapak olmasını ya da olmamasını çok büyük bir gündem haline getirmeye çalışarak, konuyu büyük bir politik sorun haline getirmekte, AB’ye kadar taşımaktadırlar.

“Bilim elden gidiyor” kisvesinin altına saklanıp, mazlum portresi çizmeye uğraşarak bu sayede halkın çoğunluk oyunu kazanmaya çalışan bu kesim, “sosyal Darwinizm tehlikesi” her gündeme getirilişinde “evrim, bilimsel bir teoridir. Sosyal hayatla ve politikayla ne ilgisi var” gibi bir savunma yaparken evrim teorisinden bahsedip bahsetmemeyi Avrupa Birliği’ne kadar taşımaktan çekinmemektedir.

Daha da ileri giderek, üniversitelerde evrim teorisinin açmazlarını anlatan bilim adamları ve akademisyenlerin işlerine son vermekte, gazetelerin internet sitelerinde yer alan okuyucu yorumlarından “Yaratılışçı” bulunanları engellemekte, evrim teorisine gölge düşürecek haberler yapan gazetecileri görevden almakta, ve herhangi bir internet sitesinde ya da sözlü platformda Yaratılış’tan kim konu açarsa “cahil ve bilimkarşıtı” olarak karalamaya çalışarak kendisinin görüşünden etkilenebilecek “olası kitlelerin” önüne geçmek için büyük bir çaba sarfedilmektedir.

Eğer, evrim teorisi iddia edildiği gibi sadece bilimsel bir teoriyse; o halde – “bilimde şüphecilik esastır” fikrinden yola çıkarak- tüm diğer bilimler gibi eleştirilebilmelidir.

Marksizm, Komünizm, Faşizm, Nazizm,… Dünyada ne kadar “–izm” varsa, hepsinin temelleri evrim teorisine uzanmaktadır.

Ve bu kanlı ideolojiler, dünyaya bela ve sıkıntıdan başka hiçbirşey getirmemiş ve getirmemeye devam edeceklerdir.

İşte bu sebeple, evrim teorisinin sosyal bağlamda taşıdığı anlamın ve gerçek destekçilerinin bilinmesi çok büyük önem taşımaktadır.


Not: Söz konusu belge ile ilgili Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası incelenebilir.

21 Haziran 2009 Pazar

STRATEJİ UZMANI SU YILANI

Güneydoğu Asya’da bulunan bir çeşit su yılanı, balıkları yakalamak için muazzam bir strateji kullanıyor.


Pek çok hayvanın, son derece gelişmiş avlanma yöntemleri kullandığına bir çok kez şahit olmuşuzdur. Bu sahnelerin her birinde, avlanacak hayvan avını kovalar.


Ancak; su yılanı avlanırken, avını kovalamaz. Tam tersine, avın kendisi kaçmak için ona doğru koşar…

Su yılanı, avlanacağı zaman, başı sona gelecek şekilde “J” şeklini alır. Daha sonra saatlerce hiç kımıldamadan bekler.

Taa ki, bir balık gelip de “J” nin kanca kısmının yanında yüzene dek…

İşte bu vakit, harekete geçme vaktidir.

Yılan, saniyenin yüzde biri hızla harekete geçer. Ancak, balık ondan çok daha hızlıdır. Yaklaşık olarak saniyenin binde biri kadar …

Bahsi geçen kaçmak olduğunda, balıklar en iyi ve en hızlı canlılardır.

Vücutlarının her iki tarafında bulunan kulakları, ses basıncını hissedebilir. Bu kulaklardan her hangi biri seste bir değişiklik tespit ettiği anda, balığın kaslarına derhal bir sinyal gönderirler. Bu sinyal, kaslara “balığın vücudunu hemen tam tersi yönde “C” şeklinde bükmelerini” söyler ve böylece balık tehlikeden bir an evvel uzaklaşmış olur.

Nitekim, balıkların bu üstün kaçış teknolojisi su yılanında işe yaramaz. Çünkü su yılanı, tüm stratejisini balığın bu kaçış taktiğine göre ayarlamıştır.

Su yılanının, kuyruğuna yakın bir bölgede sahte ses dalgaları üreten bir organ vardır. Bu organ, balığa gönderdiği sahte dalgalarla balığı “başının yeri” konusunda yanıltır ve balık başı zannettiği kuyruktan hızla kaçarken dosdoğru yılanın asıl başına ve ağzına doğru yönelir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Burada bahsettiğimiz, aklı ve muhakeme yeteneği olan ve balığın anatomisine ve kas sisteminin bilgisine sahip bir bilim adamı değildir.

Elbette ki, su yılanının balığın bir sonraki hareketini tahmin etmesi, ve buna göre kendine bir avlanma strateji geliştirmesi ve bu stratejiyi de torunlarına aktarması beklenemez.

Her canlıya rızkını veren Allah, su yılanına da katından bir rızık vermeyi dilemiş ve ona ilham ettiği bu avlanma stratejisini de bir sebep kılmıştır.
"Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Hud Suresi, 6)

18 Mayıs 2009 Pazartesi

ALLAH’IN BALARILARINA RAHMETİ






Etrafımızdaki çiçeklere baktığımızda her birinde bir sanat görürüz. Herbir çiçeğin yaprağı kendine özel benzersiz bir tasarımla yaratılmış, ince ince dokunmuştur.

Bu üstün yaratılış, bilimadamlarının da dikkatini çekmiş ve düşünmeye sevk etmiştir.

Böceklerle döllenen çiçeklerin taç yapraklarında son derece özel, diğer çiçeklerden farklı koni biçiminde bir şekil olduğunu farkeden bilimadamları, hayranlık uyandırıcı bir detay sanatıyla karşılaşmışlardır.

Koni biçimindeki taç yapraklar, çiçeği döllemek ve nektarını almak için üzerine konan balarılarına büyük bir kolaylık sağlamaktadır.

Taç yapraklara konduklarında balarıları, hem çiçeğin üzerinde daha rahat durmakta hem de çiçeğin nektarını alacakları alana daha kolay ulaşmaktadırlar.

Şüphesiz bu, Allah’ın detay sanatınının çok güzel bir tecellisidir.

Allah’ın kendilerine vahyettiği görevi eksiksiz yerine getirmek için çalışan balarılarına, yapraklardaki bu tasarımla Allah yardım etmekte ve ayetde de belirtildiği üzere işlerini “kolaylaştırmak”tadır.



"Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."





(Nahl Suresi, 68-69)


Kaynak: http://www.biologynews.net/archives/2009/05/14/special_petal_cells_help_bees_get_a_grip.html

100 MİLYON YILLIK ORTAK YAŞAM EVRİMİ ALT ÜST ETTİ



Bilimadamları bir hayvan ile bir mikroorganizma arasındaki ortak yaşama ait 100 milyon yıllık amber buldu.

Çalışma, amberdeki yaşam formları konusunda uluslararası bir uzman olan Oregon Devlet Üniversitesi’nden George Poinar tarafından yürütüldü.

Dinazorlar çağı olarak bilinen Erken Kretas dönemine ait termit, karnının içinden dışarı çıkmış tek hücreli bir canlı olan bir protozoa ile birlikte bulundu.

Ortak yaşama ait en eski paleontolojik bulgu olan bu keşif evrimci bilim adamlarında büyük bir moral bozukluğu meydana getirdi.

Termit ile Protozoa’nın Ortak Yaşamı

Kuru tahta parçalarını yiyerek beslenen termit, selüloza dayalı bir yaşam sürdürüyor. Ancak tahta parçalarını sindirebilecek enzimler için de kursağında yaşayacak bir protozoaya ihtiyaç duyuyor. Bu karşılıklı bir ilişki...

Protozoa termitin içinde yaşamazsa ölüyor. Termit de, protozoa sindirim sistemine yardımcı olmazsa ölüyor.

Bulunan amber, bu karşılıklı yardımlaşmanın 100 milyon yıldır devam ettiğini kanıtladı.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/05/090514153139.htm

KARINCALAR VE KİMYA DÜNYASI

Bir karınca öldüğünde, onu taşıyıp sürüden uzaklaştıran başka karıncaları hemen hemen hepimiz görmüşüzdür.

Bu işlem, bazen, karıncanın ölümünden sonra 1 saat içinde gibi kısa bir sürede gerçekleşir.

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyolog Don-Hwan Choe, karıncaların öldükleri zaman bir kimyasal salgıladıklarını ve salgıladıkları bu kimyasalla “öldüm, beni alın uzağa götürün” mesajı verdiğini keşfetti.

Ancak, aynı kimyasal mesajın karıncalar yaralandığında da iletildiği farkedilince, bilimadamları nasıl olup da karıncaların ölüleri yaralılardan ayırdığını incelemeye başladılar.

Yapılan incelemelerde, karıncalar tarafından iki kimyasal sinyal kullanıldığı tespit edildi. Birinde öldüğünü ve uzaklaştırılması gerektiğini ileten sinyal; diğerinde karıncanın henüz ölmediğini ve hayatta olduğunu söyleyerek yaralı karıncaların en yardıma muhtaç halde oldukları durumda koloniden uzaklaştırılıp atılmasını önlüyor.

Karıncaların yuvanın sağlığı için ölüleri uzaklaştırmaları ve bakıma muhtaç olanları ise kolonide bırakmaları oldukça düşündürücü bir davranış.

Kaynak:
http://www.sciencenews.org/view/generic/id/43714/title/FOR_KIDS_Night_of_the_living_ants

EVRİMCİLERDEN RNA SUFLE TARİFİ

13 Mayıs 2009 tarihinde Nature dergisi RNA’nın kökenine ilişkin yeni bir hayali senaryo yayınladı.

Yaşamın ilkel bir çorba ile başladığını iddia eden evrimciler, bu kez biraz daha ileri gidip yeni bir masal daha ortaya attılar.

Bu yeni masala göre, RNA ilkel bir sufleden meydana geldi. Şeker, baz ve fosfat gibi birbirlerine yapışmayan malzemelerden oluşan RNA molekülleri üzerinde 40 yıl boyunca çalışıp bu bileşenleri reaksiyona uğratamayınca, evrimciler bu malzemelerden sufle yapmaya karar verdiler.

Yemek yapar gibi, RNA tarifi veren evrimciler bu masalı Nature dergisinde şu sözlerle anlattı.

“ Yarım baz alıp içine yarım şeker ekledik ve üzerine bazın geri kalanını ilave ettik. Malzemeleri karıştırma ve ekleme şeklimiz, sufle yapar gibi”

Ortaya attıkları sufle tarifinin bilimselliğine kendileri de inanmayan evrimciler RNA’nın bu şekilde oluşamayacağının farkında olduklarını ise şöyle itiraf etti:

“İş, malzemeleri bir deney şişesine koyup karıştırmak kadar basit değil. Pek çok aşama var. Durup saflaştırıp bir sonraki aşamaya geçmek gerek ve bu muhtemelen antik dünyada gerçekleşmedi.”


Kaynak: http://www.sciencenews.org/view/generic/id/43723/title/How_RNA_got_started

20 Nisan 2009 Pazartesi

DİŞ MİNESİNİ DAYANIKLI YAPAN KÜÇÜK ÇATLAKLAR

Dişlerimiz dayanıklılığı ve sağlamlığı ile bilinir. Uzun yıllar boyunca ezme, çiğneme, ısırma gibi pek çok yüksek basınca karşı direnç gerektiren konuda sürekli dişlerimizi kullanırız, ancak buna rağmen dişlerimiz çok uzun süre dayanıklı kalır.

Dayanıklılığını, mine isminde kaplı olduğu yapıdan aldığını bilen bilim adamları, ilerleyen teknoloji ile birlikte diş minesini "dayanıklı" bir malzeme yapanın ne olduğunu araştırdılar.

Diş minelerimize yakından bakan bilim adamları, diş minesinde çok özel bir yapı olduğunu keşfetti. Sanıldığının aksine diş minesinin tek bir pürüzsüz yapı olmadığını ve içerisinde küçük ancak derin olmayan çatlaklar olduğu keşfedildi.

Minenin diplerinden dış yüzeye doğru büyümeye başlayan bu çatlaklar, diş minesine uygulanan basıncı kendi aralarında paylaştırarak dişin kırılmasını engelliyor ve böylece mineyi daha sağlam ve dayanıklı bir malzeme haline getiriyor.

Ancak bu aşamada, bir sistem daha devreye giriyor. Dişte mevcut özel bir tedavi süreci başlıyor ve - bu çatlaklar büyürken- eş zamanlı olarak onları dolduran organik malzeme ile birlikte çatlakların derinleşerek dişin çürümesine sebebiyet vermesi de önlenmiş oluyor.

Kaynak: Herzl Chai, James J.-W. Lee, Paul J. Constantino, Peter W. Lucas, and Brian R. Lawn. Remarkable resilience of teeth. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2009; DOI: 10.1073/pnas.0902466106

18 Nisan 2009 Cumartesi

450 MİLYON YILLIK BİTKİ SPORLARI BULUNDU



Bilim adamları tarafından, damarlı bitkilere ait 450 milyon yıllık bitki sporları bulundu.

Kara bitkilerinin sözde atalarının yosun benzeri bitkiler olduğunu öne süren evrimcilerin, bulunan fosiller ile birlikte hayali ağaçları da alt üst oldu.

Bulunan bitki sporlarının, damarlı bitkilere ait olması; damarlı bitkilerin zannedildiğinden çok daha önce var olduğunu da kanıtlamış oldu.


Kaynak: http://www.sciencenews.org/view/generic/id/42862/description/An_earlier_appearance_for_the_first_land_plants_

15 Nisan 2009 Çarşamba

İNSAN YÜZÜNDE BARKOD SİSTEMİ MUCİZESİ

Etrafımıza baktığımızda, bir sürü yüz görürüz. Tanıdığımız birinin yüzünü ise; ne kadar kalabalık bir ortam olursa olsun fark etmemiz sadece birkaç saniye alır.

Bu, görsel kortekste gerçekleşen oldukça kompleks bir süreçtir.

Beyindeki yüz tanıma sürecinin nasıl gerçekleştiğini araştıran bilim adamları, oldukça şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşmışlardır.

Yapılan araştırmalarda, yüzün beyin tarafından okunabilen bir barkod sistemine sahip olduğu keşfedilmiştir.

İlk önce kaşlar, gözler, dudaklar gibi yatay çizgi oluşturan özelliklerin beyin tarafından algılanmasından sonra, bu çizgilerin siyah ve beyaz renklerde kodlandığı belirlenmiştir.

Cilt ve yanaklar parlaklıkları nedeniyle beyaz olarak, dudaklarımız kaşlarımız ve göz çukurlarımızın da gölgelikleri nedeniyle siyah olarak kodlandığı tespit edilmiştir.

Araştırmayı yürüten Dr. Dakin “Bu şekildeki yatay bilgi çizgileri, süpermarket barkodlarını anımsatmaktadır” diyerek bu kod sistemine dikkat çekmiştir.

Süpermarket barkodları, bilgi sağlamanın etkin bir yoludur. Düz, tek boyutlu çizgiler sayı gibi 2 boyutlu karakterlerin algılanmasından çok daha kolaydır.

Çiçekler, manzaralar gibi farklı doğa görüntülerini inceleyen araştırmacılar, bu “barkoda elverişli sistemin” sadece yüzde olduğunu fark etmiştir.

Barkod, motif olarak, beynin görsel kısmında tanınması açısından çok daha elverişli bir modeldir. Birden fazla görüntünün beynin görsel korteksinde işlendiği durumlarda, farklı görüntüler içerisinden barkodu ayırt etmek daha kolaydır ve bu sayede de yüzün görüntüsünün beyinde değişmemesini sağlar.

Bu nedenle de, ne kadar hızlı hareket ederse etsin ya da ne kadar fazla görsel öğenin bulunduğu bir yerde bulunursa bulunsun, yüz her zaman tanınır.

Yüksek hızda hareket eden cisimlerin bulunduğu alanlarda, fotoğraf makineleri çektikleri görüntüyü aktarırken görüntünün arkasından uzayan bulanık yansıma görüntüler göze çarpar ve görüntünün kalitesi bozulur. Ancak yüz ne kadar çok sayıda hızlı hareket eden cisimlerin bulunduğu ortamda olursa olsun, her zaman tanınabilir.

Dr. Dakin, yüzdeki bu barkod sisteminin “daha iyi yüz tanıma yazılımları” geliştirmek açısından çok önemli olduğu görüşünde. Yüz tanıma programları her ne kadar ilerlemiş olursa da olsun, kalabalık gibi kompleks sahnelerde yüzleri tanımada henüz pek başarılı değiller. Yüzdeki bu kod sisteminin taklit edilmesiyle birlikte , polislerin havaalanında suçluları tespit etmesine yardımcı olacak CCTV kameralarının gelişmesi de sağlanmış olacak.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/04/090413202728.htm

13 Nisan 2009 Pazartesi

ALLAH’IN ÜSTÜN YARATMA SANATININ BİR DELİLİ: FIÇI GÖZLÜ BALIK

Fıçı gözlü balık, başı şeffaf ancak gövdesi alışık olduğumuz pullarla kaplı, Pasifik Okyanusu’nun yaklaşık olarak 600 metre derinliğinde yaşayan bir balık türüdür.

Resimde görülen, kafasının önündeki iki siyah nokta, balığın gözleri değil; burun deliğine benzer farklı bir organdır.

Fıçı gözlü balığın gözleri, kafasının içerisinde yer alır... Resimde görünen yeşil kubbecikler, balığın göz lensleridir.

Her bir lens, kısa geniş bir tübün üzerine oturtulmuştur. Bu kısa tüpler, görüntüyü yakalayarak iletir.

Balık, diğer balıkların aksine sağa ve sola değil, başının içerisinden direk yukarı bakarak yüzer. Ancak, fıçı balıkları diledikleri zaman gözlerini tam olarak aşağıya çevirebilir ve bu sayede altlarında yüzen canlıları görebilirler.

Savaş uçaklarının camlı kokpitine benzeyen fıçı balığının gözlerinin neden kafasının içerisinde olduğunu anlamaya çalışan bilim adamları, şeffaf kafatasının balık için adeta bir dalgıç gözlüğü işlevi gördüğünü tahmin etmektedirler.

Kaynak:
http://www.sciencenews.org/view/generic/id/41732/title/FOR_KIDS_Fish_needs_see-through_head

11 Nisan 2009 Cumartesi

UZAY SADECE 118 KM UZAKTA

Calgary Üniversitesi’nden bilim adamları Dünya’nın atmosferinin rüzgarları ile hızı saatte 1000 km’ye ulaşan uzaydaki yüklü parçacıklarının akışının arasındaki geçişi takip edebilecek yeni bir aygıt geliştirdi.

Geliştirilen aygıtla, Dünya’nın atmosferi ile dış uzay arasındaki sınırı tespit etmek mümkün oldu. Calgary Üniversitesi’nden bilim adamları uzayın Dünya’dan 118 km yukarıda başladığını tespit etti.

Bu bilgi ile birlikte uzay ile aramızdaki mesafenin, İstanbul ile Yalova arasındaki mesafeden bile daha kısa olduğu ortaya çıkmış oldu.

Uzay’dan gelebilecek tehlikelere ve göktaşlarına İstanbul’un her yanından görünen Yalova'dan çok daha yakınız.
_______________________________________________

Kaynak:
Rocket based measurements of ion velocity, neutral wind, and electric field in the collisional transition region of the auroral ionosphere. Journal of Geophysical Research, 2009; 114 (a4): A04306 DOI: 10.1029/2008JA013757




26 Mart 2009 Perşembe

FOTOSENTEZ YAPAN DENİZ SALYONGOZU

Biyoloji profesörü James Manhart tarafından deniz salyongozlarının sırrı keşfedildi.


Bitkiler, güneş enerjili makinelere benzetilebilir. Hücrelerinde güneş ışığını yakalayıp enerjiye dönüştüren plastid adı verilen organeller vardır. Hayvanlar ise, enerji ihtiyaçları için bitkilere ya da diğer hayvanlara başvurmak durumundadır.


Deniz salyongozları ise, biraz daha farklı çalışır. Ana besin kaynağı, belirli bir alg türüdür. Alg’den bir kesit alır ve sitoplazma’yı (algin içindeki maddeyi) emer ve çoğunu sindirir.


Ancak güneş enerjisini yakalayan plastid’i sindirmez, plastid’i bir nevi alıkoyar.


Bu plastid salyongozun içinde kalır ve fotosentez yapmaya devam ederek salyongoza besin sağlar. Bunun bir etkisi olarak da, canlı güneş enerjili bir salyongoza dönüşür ve aynı bitkiler gibi kendi besinini kendi üretir hale gelir.


Manhart “Fotosentez için 2,000 -3,000 gene ihtiyaç vardır ve hayvanlarda bu hayati genlerin çoğu yoktur. Deniz salyongozunun çekirdek genomundaysa fotosentez için gerekli olan en az bir gen bulunmaktadır. Kritik olan ise plastid algden gelir; ancak salyongozun çekirdeği plastidi işletebilmek için gerekli en az bir ve muhtemelen de daha çok gene sahiptir” demektedir.


Deniz salyongozlarının bu nedenle, alglere ihtiyaçları vardır. Ancak sadece plastidi algden elde eder. Güneş enerjisini yakalayıp besine çevirebilmesi için gerekli plastidi algden alır; ancak plastidi çalıştıracak sistemle beraber doğar.


Elbetteki salyongozun önce bitkileri inceleyip nasıl fotosentez yaptıklarını çözümlemesi, plastidin varlığından haberdar olması, algden aldığı parçada plastidi ayır ederek saklaması ve daha sonra vücudunda plastid tarafından yakalanan güneş enerjisini şekere çevirecek bir sistem geliştirmesi imkansızdır.


Kaynak:

http://www.sciencedaily.com/releases/2008/11/081125112958.htm

21 Mart 2009 Cumartesi

LÜBNAN'DA BULUNAN 95 MİLYON YILLIK AHTAPOTLAR, EVRİMİ ALT ÜST ETTİ

Ahtapotların vücutları tamamen kas ve deriden oluştuğu için, öldükten sonra kolayca çürüyüp sıvılaştıklarından; fosil kalıntılarını bulmak pek mümkün olmamasına karşın Lübnan’da ani ölümle karşı karşıya kalan beş adet ahtapota ait 95 milyon yıllık fosiller bulundu.

Bulunan fosiller, ahtapotların 8 kolunu da tüm kasları ve hatta üzerindeki dizi dizi vantuzları ile beraber korunmuş bir şekilde ortaya çıktı.

Hatta birkaçında, ahtapotun ürettiği mürekkebe ait kalıntıların dahi korunduğu tespit edildi.

Bulunan 95 milyon yıllık fosillerin en çarpıcı özelliği, bugünkü hallerinden hiçbir suretle ayırd edilebilir olmaması…

Berlin Freie Üniversitesi'nden Dirk Fuchs, “Ahtapotların ilkel atalarının etten yüzgeçleri olması lazımdı. Ama bu fosiller, o kadar iyi korunmuş ki bize tıpkı bugünkü yaşayan örnekleri gibi, ahtapotların böyle etten yüzgeçleri olmadığını gösteriyor” diyerek bulunan fosillerin evrimcilerin iddia ettiği ahtapotların hayali atasına ilişkin iddiaları yıktığını belirtti.

Kaynak: http://www.palenews.net/2009/03/95-million-year-old-octopus-fossil.html

15 Şubat 2009 Pazar

KARDEŞLERİNE DÜŞKÜN, ÖRNEK BİR CANLI: PEÇELİ BAYKUŞ

Peçeli baykuş adı verilen yavru kuşlar, kardeşlerine çok düşkündürler. Gelen yemeği önce aç olan kardeşlerinin yemesine izin verirler.

Anne, en çok bağıran yavruyu en önce beslediği için; yavrular çok nezaketli davranarak aç olan kardeşlerinin karnı doyana kadar seslerini yükseltmezler.

Şüphesiz, bir kuşun bu denli ince düşünebilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Allah, peçeli baykuşlara fedakarlığı, merhameti, şefkati ve tesanüdü ilham etmiş ve bu kuşlar arasındaki dayanışmayı da müminlere bir örnek kılmıştır.


Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.
(Tevbe Suresi,128)

Kaynak: New Scientist, 18 Mart 2000

SELÜLOZDAN SÜPER KAĞIT GELİŞTİRİLDİ

Japonya ve İsveç’teki bilim adamları bitki hücrelerinin duvarlarındaki selülozdan yeni bir materyal geliştirdiler.

Süper kağıt adı verilen bu malzeme, dökme demirden daha dayanıklı ve sağlam… Üstelik de çevreye dost.

Önceleri de selülozdan başka malzemeler geliştirilmiş olmasına karşın, bu malzemeler tüm dayanıklıklarına rağmen baskı altında kolayca kırılıp bozulabiliyorlardı.

Ancak; yapılan deneylerde süper kağıtın dökme demirden bile daha sağlam ve dayanıklı olduğu tespit edildi.

Hatta, o kadar dayanıklı ki bilim adamları gelecekte bu malzemeyi hafif ama dayanıklı zırhlar geliştirmekte kullanmayı ümid ediyor.

Kaynak: http://www.eurekalert.org/features/kids/2009-01/acs-ps012909.php