Yaratılış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaratılış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2010 Çarşamba

KURBAĞA CEPHANELİĞİNDE YENİ SİLAH


Amazon zehirli kurbağalarının kullandığı kimyasal silahlar listesine bir yenisi eklendi.

Yeni keşfedilen zehir ailesine (N-methyldecahydroquinolin) daha önce dünyada hiç rastlanmamış.

Amazon zehirli kurbağaları Dendrobatidae ailesinden. Dandrobatidae ailesine üye 200’den fazla tür Orta ve Güney Amerika’da yasıyor.

Araştırmacılar bu ailenin zehirli kurbağalarının derilerinde 500’den fazla alkaloit çeşidi olduğunu belirtiyorlar.

Alkaloitler; bitkiler, bakteriler, mantar ve hayvanlar tarafından üretilebilen, basit nitrojen atomu içeren, doğal olarak oluşan kimyasal bileşiklerdir.

Alkaloitler, üretildiği organizmaya zarar vermezken başka organizmalar için çoğunlukla zehirlidir.

Kurbağalar, alkaloitleri avcılara yem olmamak için kimyasal korunma olarak kullanıyor.

Bilim insanları, kurbağaların alkaloitlerin çoğunu besinlerinden (karıncalar, küçük arılar, kırkayaklar vb.) sağladıklarını, onları sindirirken büyük bir verimle alkaloitleri süzerek derilerinde sakladıklarını belirtiyorlar.

Ayrıca, yeni keşfedilen zehrin kaynağını henüz bulamadıklarını, kurbağaların besinleri aracılığıyla elde edebilecekleri gibi genlerinde kodlanmış bir bilgi yardımıyla kendi vücutlarında da üretiyor olabileceklerini ekliyorlar.

Kaynaklar:
Fotograf: Juan Santos, tolweb.org

20 Aralık 2009 Pazar

AVUSTURALYA YARASASI




Güney Amerika’da keşfedilen bir yarasa türünün dili, bir yaratılış harikasıdır.

Anoura fistula adı verilen türün dili, yarasanın vücudunun 1.5 katı uzunluktadır. Bu özelliği ile vücuduna oranla dünyanın en uzun diline sahip memelidir.

Yarasa, Centropogon nigricans adı verilen borazan şeklindeki bir çiçeğin nektarı ile beslenir. Ancak çiçeğin nektar bulunduran yeri oldukça dar ve uzundur.

Yarasa, bu nektarı alabilmek için çiçeğe yaklaştığında dilini süratle dışarı doğru fırlatır. Bu süratte bu kadar uzun bir mesafeye dilini gönderebilmesini ise, çok özel bir kas sistemi sağlar.

Dili, çenesinin arkası yerine canlının göğüs kafesinden başlar. Neredeyse, kalbine yakın bir bölgededir.

Ağzının arka tarafından başlayıp göğsüne doğru uzanan yerde, bir tüp bulunur. Yarasanın çiçeğin nektarından aldığı her yudumda, dil bu tübün içerisine süratle girer ve çıkar.
Centropogon nigricans çiçeğinin nektarı ile beslenen yarasa, bu çiçeğin içindeki nektara erişebilecek tasarıma sahip tek canlıdır.
Bu yarasadan başka, hiçbir canlı çiçeğin nektarına erişemez. Başka deyişle, çiçeğin döllenmesine yardımcı olabilen tek canlı da bu yarasadır.

Yarasa, çiçeğin nektarını almak için her uzanışında tüylerine çiçeğin polenlerini bulaştırır ve bu şekilde çiçeği döller.

Allah, yaratma sanatının bir zenginliği olarak, yeryüzündeki her canlıdan çeşit çeşit yaratmıştır.

Bitkiler son derece estetik bir görünüme sahip oldukları gibi, canlılığın devamında da çok önemli bir yere sahiptirler.

Allah, Katı’ndan bir rahmet olarak yeryüzünde birbirinden farklı renkte, motifte ve şekilde bitkiler var etmiştir. Şüphesiz Allah, sadece tek bir tip bitki var ederek de bu düzeni devam ettirmeye kadirdir.

Ancak, bitki örtüsünün bu kadar çeşitli olması ve insanın ruhuna bu denli hoş gelen bir görünümünün olması Allah’ın üzerimizdeki rahmetindendir.

Bitkileri çeşit çeşit yaratan Allah, her bir bitkinin döllenme şeklini de çeşit çeşit kılmıştır. Onda da bir tekdüzelik değil, son derece büyük bir zenginlik ve bolluk vardır.

Allah, dilerse bir canlıyı anne karnında var edebildiği gibi, sadece bir tozdan (bir polenden) da yaratmaya Güç Yetiren’dir.
"O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der. O da hemen oluverir.” (Meryem Suresi, 35)
Yeryüzünde an be an kaç tane bitkinin öldüğü, kaç tomurcuğun filizlendiği, kaç çiçeğe ait polenlerin taşındığı bilgisi yalnızca Allah Katı’ndadır.
Allah, ölen her çiçeğin yerine yeni bir çiçek ve o çiçekle birlikte de onu döllemesine yardımcı olacak canlıyı da dölleme işlemi için ihtiyacı olan tüm sistemle beraber var eder.


Bir canlının başka bir canlının çoğalmasına yardımcı olması kuşkusuz çok fedakar bir tavırdır. Bu fedakar tavra binaen, yeryüzündeki her canlıya rızkını veren Allah, çiçekten çıkan şerbet gibi nektarla da yarasaya rızkını vermiştir.
Bu, Allah’ın yaratma sanatındaki detayın ve benzersizliğin ayetlerindendir.


"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) dır."
(11/6)



31 Ekim 2009 Cumartesi

ALLAH’IN KUSURSUZ YARATILIŞININ DELİLLERİNDEN : TARDİGRAT

Tardigrat, boyu 1 mm geçmeyen bir eklem bacaklı türüdür. Su olan her yerde yaşar. Okyanusun sekiz kilometre dibinde, kutuplarda, radyoaktif sızıntının olduğu ortamlarda, Himalayaların doruklarında, ormanlarda, göllerin dibinde, nemli kumsallarda, Alpler’in çayırlarında, yaprakların üstündeki minik su damlalarında, evimizdeki yosunlu ortamlarda… Yarım litre suda, 100.000 kadar tardigrat bulunabilir.

Tardigratların bazı türleri, kendi kendilerine üreyebilir. Çoğalmak ve bir aile kurmak için başka bir cinse ihtiyaçları yoktur. Tek bir tanesi, kendi başına üreyerek dev bir aile kurabilir.

Çiftleşerek üreyen türlerinin ise, üreme şekilleri son derece komplekstir. Dişi, erkeğin içine bir tüp sokarak spermini çalar ve döller.

Tardigratların ilginç özellikleri sadece bunlarla sınırlı değildir.

Bildiğiniz üzere Antik Mısır, tıpta oldukça ileriydi. Bugün bile, mumlayama işleminin tüm süreçleri tam olarak çözülemedi.

Tardigratlarsa, mumyalama konusunda Antik Mısır’dan çok daha deneyimlidir. Milyonlarca yıldan beri çok üstün bir tıp bilgisini kullanmaktadırlar.

Su kaynakları kuruduğunda, tardigratlar kendi canlılık hallerini geçici olarak durdururlar. Tüm yaşam fonksiyonları durur, tamamen hareketsiz kalırlar. Fakat ölmezler.

Vücutlarındaki tüm suyu dışarı atarlar ve hücre yağlarını da trelahoz adlı bir şekere dönüştürürler. Trelahoz, canlının tüm hayati organlarını bir arada tutar ve korur.

Tardigrat, bu şekilde 100 yıl kadar bekleyebilir. 100 yıl sonra, tek bir damla su ile yeniden hayata dönebilir.

Bu işlem, ciddi tıbbi bilgisi olan doktorlar ve uzmanlarca bile bugün gerçekleştirilememektedir. Şüphesiz, boyu 1 mm geçmeyen bir canlının bu denli gelişmiş bir tıbbi eğitimi olması, trelahozun ne olduğunu bilmesi, vücudundaki tüm suyu dışarı atmaya karar verip sadece onu bırakmayı akletmesi gibi bir durum mümkün değildir.

Bilim adamları, uzun yıllardır tardigratların bu cansız halleri üzerinde araştırmalar yapmaktadırlar. Elde ettikleri sonuçlar ise, son derece hayranlık uyandırıcıdır.

Tardigratları, cansız haldeyken öldürmenin imkansız olduğunu tespit etmiştirler. Tardigratları, öldürmek ve mutasyona uğratmak için sayısız deney yapmışlar, ancak hepsi olumsuz sonuçlanmıştır.

(-272C’ye kadar) Mutlak sıfır dereceye kadar soğutulmuşlar, 151 dereceye kadar ısıtılmışlardır. 1 hafta boyunca sıvı helyum içinde bırakılmış ve insan için ölümcül olabilecek dozdan binlerce kat daha yüksek miktarda radyasyon verilmiş, kimyasala boğulmuş, okyanusun dibindeki basıncın altı katı kadar basınca maruz bırakılmıştır. Ancak, ne ölmüş ne de tek bir mutasyona uğrayabilmiştir. Tüm bunların hiçbiri öldürmediği gibi, her seferinde tek bir damla su ile hayata dönmüştür.

Bu, evrimciler açısından son derece sıkıntı verici bir durumdur. Çünkü evrim teorisi, canlıların mutasyonlarla evrimleştiğini iddia eder. Ancak, tüm diğer canlılar gibi tardigrat da evrim teorisini çürütmektedir. Hatta, evrim teorisinin mutasyon tezini baştan aşağı ters düz eden en net canlıdır. Çünkü, tardigrat ne yapılırsa yapılsın bir türlü mutasyon geçirmemekte, genetik şifresinde en ufak bir tahribat dahi oluşmamaktadır.
Kaynak: NTV Yayınları, Hayvanlar Alemi Cahillikler Kitabı 2, John Llyod, John Mitchensen

9 Eylül 2009 Çarşamba

DALAK’IN HAYATİ ÖNEMİ

DARWİNİSTLERİN HAYALİ KÖRELMİŞ ORGANLARDAN BİRİ DAHA YIKILDI
30 Temmuz 2009 tarihinde evrimci National Geographic dergisi “Araştırmalar, körelmiş organların hiç de işlevsiz olmadığını buldu” başlıklı bir haber yayınladı.
Darwinistler, insan vücudundaki tasarımda bulunan indirgenemez kompleksliği, matematiği ve muazzam düzeni açıklayamayınca son birkaç yıldır “körelmiş organlar” denilen hayali bir terim kullanarak, karşılaştıkları tasarımdaki harikalığı reddetmeye yönelik kusur arayan bir uğraş içine girerek yaratılışı saklamaya çalışıyorlardı.
Çeşitli evrimci dergiler, farklı dönemlerde haberler yaparak vücudumuzdaki bazı organların işlevlerinin olmadığını öne sürmeye çalışarak, kendilerince yaratılış gerçeğini karalamaya çabalıyorlardı.
Ancak, bilim dünyasındaki hızlı teknolojik gelişmeler ve imkanların giderek artmasıyla dünyadaki en kompleks sistemlerden biri olan insan vücudu ile ilgili her geçen gün yeni bir harikalık gün yüzüne çıkmaya başladı.
Hücrede her gün yeni bir organel, Dna’da her gün yeni bir “yazılım koruma sistemi” keşfedilirken; vücudumuzdaki organların işlevleriyle ilgili de daha detaylı bilgiler elde edilmeye başlandı.
Bir takım karanlık çevreler, ideolojilerinin temellerini oturttukları evrim teorisine darbe niteliği taşıyacak bu bilgileri yayınlamaktan şiddetle kaçınırken; bir kısmı ise yaratılış gerçeğine çok net bir delil olan bu haberleri yıkılmakta olan bir teoriyi destekliyormuş gibi göstererek aklına evrim ile ilgili şüphe düşüp yaratılış gerçeğine yönelecek insanları ne pahasına olursa olsun kendi safında tutmayı amaçlıyordu.
Nitekim, bu uğraşların hepsi boşuna çıkmış ve Darwinizm’in dünya çapında yerle bir olmasıyla artık Darwinistler de bu haberlerin evrime darbe indiren nitelikte olduğunu kabullenmek zorunda kalmıştırlar.
National Geographic dergisinin 30 Temmuz tarihinde yayınladığı haber de, bu niteliktedir.
Bilim adamları, evrimcilerin yıllardır “körelmiş” diye iddia ettikleri dalağın son derece hayati bir öneme sahip olduğunu ortaya çıkardı. Elde edilen bulguya yer veren evrimci National Geographic dergisi “ teknoloji geliştikçe, araştırmacılar, “çöp organların” aslında oldukça çalışkan olduğunu buldu” sözleriyle yer verdi.
Peki Dalak’ın bu hayati görevleri neler?
Dalak’ın görevleri arasında, enfeksiyonları saptamak ve hasarlı ve yaşlı alyuvar hücrelerini filtrelemek olduğu biliniyordu.
Ancak bilim adamları Dalak’ın çok daha kritik bir öneme sahip olduğunu tespit etti.
Dalak, monosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin depolandığı bir organdır. Bu hücreler, bağışıklık sisteminde ve doku onarımında oldukça önemli görevlere sahiptir.
Bilim adamları, monositlerin diğer beyaz kan hücreleri gibi yalnızca kemik iliğinde üretildiklerini, kan akışı içinde depolanmadıklarını sanıyordu.
Ancak, yapılan bu yeni araştırmayla dalağın, kandan 10 kat daha fazla monosit içeren ve çok daha büyük öneme sahip bir depo olduğu ortaya kondu.
Doku tamirinde rol oynayan monositlerin %40 ila %50’si dalaktan geliyor. Bu da, dalağı son derece önemli bir organ yapıyor.
Örneğin, kalp krizi geçiren bir kimse için, kriz sonrası kalp dokusunun iyileşmesi son derece önemlidir. İşte bu dokunun tamirinde, dalaktan gelen monositler rol oynar.
Evrimcilerin yıllardır iddia ettiği “körelmiş organ” teorisi, “körelmiş bir aldatmacadır”. “Dalağımız gereksiz, ona ihtiyacımız olmadan da yaşayabiliriz” mantığıyla hareket eden evrimciler, bu son gelişmeyle çok ağır bir darbe almışlardır.
Çünkü araştırmada, dalağı olmayan kimselerin kalp hastalıkları ve zatüre nedeniyle iki kat daha yüksek ölüm riski taşıdığı belirlenmiştir.
Körelmiş organların, ne denli büyük bir yanılgı ve mantık hatası olduğuna da National Geographic evrimci bir yayın olmasına karşın “Tehlikeli Mantık” başlığı altında şöyle yer verdi:
(New York Sina Dağı Tıp Fakültesi Anatomi ve Fonksiyonel morpholoji direktörü ve Amerika Anatomisyenler derneği’nin seçilmiş başkanı Jeffrey Laitman) “Laitman şöyle diyor; 'tarih kolayca gereksiz olarak adlandırılan vücut organları ile darmadağın olmuştur çünkü tıp bilimi bu organları henüz anlamıştır.' 'İnsanlar, ‘bu organı aldırabilir ve hala yaşayabilirsiniz’ derler ama bu mantığa dikkat etmek gerek.Sol bacağını da aldırıp hala yaşayabilirsin. Ama vücuttaki bir organı ne zaman aldırsan ya da değiştirsen, ödenmesi gereken bir bedel vardır."
Evrimcilerin Bir Diğer “Hayali Körelmiş Organı” Apandist’ de hayati öneme sahip
Bağırsağımızın bir ucundan sallanan dar bir tüp şeklindeki apandist, evrimciler tarafından öne sürülen en ünlü körelmiş organdı. Hatta evrimciler, apandist için “çöp organ” diyorlardı. Ama bugün, önemi anlaşıldı.
Apandist, vücudumuzda besinin sindirilmesine yardımcı olan yararlı bir bakterinin adeta deposu olan bir organ.
Diyare hastalıklarının yaygın olduğu durumda, apandist son derece hayati önem taşıyor. Bağırsakları, hastalık sonrasında faydalı bakteri ile dolduruyor.
Sonuç
Evrimciler, kibir ve büyüklenmelerinden dolayı yaratılış gerçeğini kabullenmekte diretmektedirler. Körelmiş organlar yalanı, içlerine düştükleri durumdaki acizliklerinin ve yaratılış gerçeği karşısındaki çaresizliklerinin en net delilidir. İnsan vücudundaki teknoloji ve hassas düzen karşısında evrimcilerin, Allah’ın yaratmasını kabul etmekten başka hiçbir çareleri yoktur.
Evrimciler yaratılışı inkar etmek için her kusur aramaya çalıştıklarında, yeni bir düzen ve ihtişamla daha karşılaşmaya mahkumdurlar. Kendilerince bulduklarını sandıkları her kusur, Allah’ın yaratma sanatındaki benzersizliğin bir delili daha olarak karşılarına çıkacak ve onlara Allah’ın yaratmasının hak gerçek olduğunu bir kez daha gösterecektir.
Allah’ı inkar etmekte ısrarlı davranan (Allah’ı tenzih ederiz) bu kimselere Kuran’da şöyle yanıt verilmektedir:
“O, biri diğeriyle 'tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk’ (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir.” (Mülk Suresi, 3-4)
Kaynak:

18 Ağustos 2009 Salı

Gölcük Kayakçısını Kaydıran Gen

Hepimiz gölcük kayakçısı denilen böceği, çok iyi biliriz. İsmini bilmesek bile, göllerde su üstünde durabilen ve yürüyebilen bu sevimli canlıları muhakkak görmüşüzdür.

Gölcük kayakçısının çok ilginç bir özelliği vardır. Bacaklarını aynı bir kayakçı gibi sağa ve sola açarak su üzerinde durabilir.

Bu ilginç özelliğiyle gölcük kayakçısı, bilim adamları için araştırma konusu olmuştur.

İnsan, bisiklet üzerinde dengede durabilmeyi bile belirli bir yaşa geldiğinde ve eğitimle zar zor öğrenebilir. Kayak yapmak için özel bir öğretmenden eğitim almak ve uzun soluklu alıştırma gerekir.

Minicik bir böceğin böylesine hassas bir dengeyi doğar doğmaz ve üstelik de su üzerinde sağlayabilmesi bilim adamlarını meraka sürüklemiş ve incelemeye yöneltmiştir.

Böylesine zor bir dengenin sağlanabilmesi için, hem ön ve arka bacakların hem de orta bacakların birbirleriyle büyük bir uyum ve koordinasyon içerisinde çalışması gerekir.

Toronto Üniversitesi’nde bu konuyu araştıran bir grup bilim adamı, bu minicik böceğin vücudundaki hassas denge mekanizmasında bir genin rolü olduğunu tespit etmiştir.

Ultrabithorax, Hox geni isimli bir gen, böceklerde bacak boylarının uzamasında etkindir. Ancak Gölcük kayakçısında bu gen çok farklı bir şekilde çalışmaktadır. Normal şartlar altında, böceğin bacaklarını uzatması gereken gen, her bacakta farklı çalışmaktadır.

Sadece orta bacakları uzatırken, arka bacakları kısaltmaktadır. Bu da, gölcük kayakçısına su üzerinde durabilmesini sağlayan anatomik özelliği kazandırmaktadır.

Araştırmayı yürüten Toronto Üniversitesi Ekoloji ve Evrimsel Biyoloji departmanı, bu konuyu evrim ile bağdaştırmaya çalışmıştır. Ancak açıktır ki, minicik bir böceğin genlerindeki bu mucize evrim teorisi ile açıklanamaz.

Gölcük kayakçısının, kendi gen haritasını çıkartıp içlerinden hangi genin bacak boyunu kontrol ettiğini tespit etmesi ve bu gene su üzerinde durabilmek için bacaklarını nasıl uzatması gerektiğini söylemesi mümkün değildir.Böceğin, vücudunda böyle bir gen olduğundan dahi haberi yoktur.

Hox geninin de, böceğin dışına çıkarak su üzerinde dengede durabilmek için bacak uzunluklarının nasıl olacağını hesapladığını iddia etmek de oldukça akıl dışıdır.

Şüphesiz, gene görevini ilham eden Alemlerin Rabbi Olan Allah’tır.

"Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp denetlemediği hiç bir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)"
Hud Suresi,56
Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/08/090813142424.htm

16 Ağustos 2009 Pazar

ALLAH’IN KAMUFLAJ RAHMETİNİN BİR TECELLİSİ: ÇİFT BAŞLI YILAN


Bazı su yılanı türlerinin, kuyrukları adeta bir başa benzemektedir.

Bu sayede, köpek balıkları ve diğer avcılar yılanların geldiğini mi yoksa gittiğini tam olarak tespit edememektedirler.

Kuyruğu, yılanın zehirli başı sandıkları için de saldırmaktan çekinmektedirler.

Elbette ki, bir yılanın kendine aynada bakıp da başının nasıl bir görüntüye sahip olduğunu tespit edip düşmanlarını kandırmak için aynı deseni kuyruğuna da koymaya karar vermesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Bellidir ki, yılan kendi gen haritasını çıkarıp kuyruğundaki renk pigmentlerini belirleyen genlere müdahale ederek genlerini değiştirecek bir bilgi ve şuura sahip değildir.

Yılanın derisindeki her bir desen, yılanı koruyacak şekilde ince ince işlenmiştir. Bu, Allah’ın rahmetinin ve detay sanatının çok güzel bir tecellisidir.


“Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah’ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.”



(Nur Suresi, 41)

Kaynak: http://news.nationalgeographic.com/news/2009/08/090805-two-headed-snake-picture.html

21 Temmuz 2009 Salı

Dünyanın En İyi Korunan Veri Bankası: DNA

Lineer kromozomların sonlarında, tekrar eden DNA dizilimleri vardır. Bu dizilimlere, Telomeres adı verilir. Telomeres’lerin önemli bir fonksiyonu bulunur.

Savunmasız kromozom sonlarını, moleküler saldırılardan korurlar. Ancak, telomereslerin kendilerinin de bir korumaya ihtiyaçları vardır.

Telomeresler, düzensiz genom parçacıklarına benzerler. Ancak, onları bir arada tutan bir protein vardır.

Bu protein DNA replikasyonunun kromozom sonuna kadar kusursuz bir şekilde işlenmesi ile sorumludur.

TRF1 isimli bu protein, shelterin isimli altı proteinli bir yapının parçasıdır. Bu protein, telomeresler boyunca DNA replikasyonunun hatasız çalışmasını sağlamak için özel olarak yaratılmıştır.

Bu proteinin bulunmaması durumunda, telomeresler savunmasız kalacak, dna replikasyonu tamamlanamayacaktır.

DNA, son derece hassas dengelere dayalı bir sisteme sahiptir. Bu sistemde, replikasyonun tamamlanaması gibi en ufak bir aksaklık, kanser gibi çok ciddi hastalıklara yol açar.

TF1 isimli protein, genetik çoğaltmanın (replikasyonun) devam etmesi için adeta tüm engelleri ortadan kaldırmaktadır.

Şüphesiz bu, Allah’ın detay sanatının son derece muazzam bir örneğidir.

Bilindiği üzere, DNA’da çok sayıda tamir mekanizması bulunmaktadır. Bu protein ile birlikte, DNA’da sadece mutasyonlara ve dış etkenlere karşı tamir mekanizmalarının değil koruma mekanizmalarının da bulunduğu keşfedilmiştir.

Bu, son derece önemli bir bilgidir.

Dünyanın en iyi yazılım programlarının bile, açıkları vardır. İçlerindeki bilgiler kolaylıkla hasara uğrayabilir, veri kaybı yaşanabilir ya da heklenebilir.

Bu durumu önlemek için, geliştirilen her antivirüs programı düzenli güncellenmek zorundadır. Çünkü veri bankasına yapılan saldırılar, sürekli güçlenir.

DNA’da da durum aynıdır. DNA, dünyanın en büyük veri bankasıdır. Ve dünyadaki en iyi yazılım programlarından bile daha korunaklıdır. Bir bilgisayarın işlem kapasitesi ile DNA’nın işlem kapasitesi arasında elbette ki kıyas yapılamaz.

DNA, her saniye kendini kopyalamaktadır. Verilerini sürekli aktarmakta, sürekli işlem yapmakta ve hayatımız boyunca bir an bile durmadan dinlenmeden çalışmaktadır. O hiç durmadan çalışırken, sürekli saldırılar olur. Moleküler saldırılar, DNA’yı heklemeye, şifresini kırmaya ve sarmallarındaki bilgilerin arasına sızmaya çalışırlar.

Ancak, ne kadar sızmaya çalışırlarsa çalışsınlar, bu imkansızdır. Çünkü DNA, hem tamir mekanizmalarıyla hem de TRF1 proteinin de olduğu gibi çok özel koruma sistemleriyle donatılmıştır. Üstelik, herhangi bir güncelleme yapmak da gerekmez. Sistem, hatasız ve açıksız olarak kusursuzca işler.

DNA gibi ufacık bir bilgi parçasında, her biri ince ince işlenmiş böyle yüz binlerce detay vardır.

İmtihan ortamının gerçekçi olması için, her bir detay özel olarak tasarlanmıştır.


Evrimciler tarafından, insan vücudunda kusurlu zannedilen pek çok mekanizma ve sistemin son derece detaylı olarak yaratılması çok özel bir durumdur.

Eğer Allah dileseydi, detay olmadan da yaratabilirdi. Şüphesiz Allah, buna güç yetirir.

Ancak Allah, detayı yaratılışa bir delil kılmıştır.

Allah’ın detay sanatı, iman edenlerin Allah’a olan korkularının ve bağlılıklarının artmasına; inkar edenlerin de Allah’ın ayetlerine şahit olmalarına vesile olmakta ve Allah’ın yaratmasında “hiçbir eksik ve kusur olmadığını” delillendirmektedir.

Kaynak: Rockefeller University
http://newswire.rockefeller.edu/?page=engine&id=945

21 Haziran 2009 Pazar

STRATEJİ UZMANI SU YILANI

Güneydoğu Asya’da bulunan bir çeşit su yılanı, balıkları yakalamak için muazzam bir strateji kullanıyor.


Pek çok hayvanın, son derece gelişmiş avlanma yöntemleri kullandığına bir çok kez şahit olmuşuzdur. Bu sahnelerin her birinde, avlanacak hayvan avını kovalar.


Ancak; su yılanı avlanırken, avını kovalamaz. Tam tersine, avın kendisi kaçmak için ona doğru koşar…

Su yılanı, avlanacağı zaman, başı sona gelecek şekilde “J” şeklini alır. Daha sonra saatlerce hiç kımıldamadan bekler.

Taa ki, bir balık gelip de “J” nin kanca kısmının yanında yüzene dek…

İşte bu vakit, harekete geçme vaktidir.

Yılan, saniyenin yüzde biri hızla harekete geçer. Ancak, balık ondan çok daha hızlıdır. Yaklaşık olarak saniyenin binde biri kadar …

Bahsi geçen kaçmak olduğunda, balıklar en iyi ve en hızlı canlılardır.

Vücutlarının her iki tarafında bulunan kulakları, ses basıncını hissedebilir. Bu kulaklardan her hangi biri seste bir değişiklik tespit ettiği anda, balığın kaslarına derhal bir sinyal gönderirler. Bu sinyal, kaslara “balığın vücudunu hemen tam tersi yönde “C” şeklinde bükmelerini” söyler ve böylece balık tehlikeden bir an evvel uzaklaşmış olur.

Nitekim, balıkların bu üstün kaçış teknolojisi su yılanında işe yaramaz. Çünkü su yılanı, tüm stratejisini balığın bu kaçış taktiğine göre ayarlamıştır.

Su yılanının, kuyruğuna yakın bir bölgede sahte ses dalgaları üreten bir organ vardır. Bu organ, balığa gönderdiği sahte dalgalarla balığı “başının yeri” konusunda yanıltır ve balık başı zannettiği kuyruktan hızla kaçarken dosdoğru yılanın asıl başına ve ağzına doğru yönelir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Burada bahsettiğimiz, aklı ve muhakeme yeteneği olan ve balığın anatomisine ve kas sisteminin bilgisine sahip bir bilim adamı değildir.

Elbette ki, su yılanının balığın bir sonraki hareketini tahmin etmesi, ve buna göre kendine bir avlanma strateji geliştirmesi ve bu stratejiyi de torunlarına aktarması beklenemez.

Her canlıya rızkını veren Allah, su yılanına da katından bir rızık vermeyi dilemiş ve ona ilham ettiği bu avlanma stratejisini de bir sebep kılmıştır.
"Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Hud Suresi, 6)

18 Mayıs 2009 Pazartesi

ALLAH’IN BALARILARINA RAHMETİ






Etrafımızdaki çiçeklere baktığımızda her birinde bir sanat görürüz. Herbir çiçeğin yaprağı kendine özel benzersiz bir tasarımla yaratılmış, ince ince dokunmuştur.

Bu üstün yaratılış, bilimadamlarının da dikkatini çekmiş ve düşünmeye sevk etmiştir.

Böceklerle döllenen çiçeklerin taç yapraklarında son derece özel, diğer çiçeklerden farklı koni biçiminde bir şekil olduğunu farkeden bilimadamları, hayranlık uyandırıcı bir detay sanatıyla karşılaşmışlardır.

Koni biçimindeki taç yapraklar, çiçeği döllemek ve nektarını almak için üzerine konan balarılarına büyük bir kolaylık sağlamaktadır.

Taç yapraklara konduklarında balarıları, hem çiçeğin üzerinde daha rahat durmakta hem de çiçeğin nektarını alacakları alana daha kolay ulaşmaktadırlar.

Şüphesiz bu, Allah’ın detay sanatınının çok güzel bir tecellisidir.

Allah’ın kendilerine vahyettiği görevi eksiksiz yerine getirmek için çalışan balarılarına, yapraklardaki bu tasarımla Allah yardım etmekte ve ayetde de belirtildiği üzere işlerini “kolaylaştırmak”tadır.



"Rabbin balarısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır."





(Nahl Suresi, 68-69)


Kaynak: http://www.biologynews.net/archives/2009/05/14/special_petal_cells_help_bees_get_a_grip.html

100 MİLYON YILLIK ORTAK YAŞAM EVRİMİ ALT ÜST ETTİ



Bilimadamları bir hayvan ile bir mikroorganizma arasındaki ortak yaşama ait 100 milyon yıllık amber buldu.

Çalışma, amberdeki yaşam formları konusunda uluslararası bir uzman olan Oregon Devlet Üniversitesi’nden George Poinar tarafından yürütüldü.

Dinazorlar çağı olarak bilinen Erken Kretas dönemine ait termit, karnının içinden dışarı çıkmış tek hücreli bir canlı olan bir protozoa ile birlikte bulundu.

Ortak yaşama ait en eski paleontolojik bulgu olan bu keşif evrimci bilim adamlarında büyük bir moral bozukluğu meydana getirdi.

Termit ile Protozoa’nın Ortak Yaşamı

Kuru tahta parçalarını yiyerek beslenen termit, selüloza dayalı bir yaşam sürdürüyor. Ancak tahta parçalarını sindirebilecek enzimler için de kursağında yaşayacak bir protozoaya ihtiyaç duyuyor. Bu karşılıklı bir ilişki...

Protozoa termitin içinde yaşamazsa ölüyor. Termit de, protozoa sindirim sistemine yardımcı olmazsa ölüyor.

Bulunan amber, bu karşılıklı yardımlaşmanın 100 milyon yıldır devam ettiğini kanıtladı.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/05/090514153139.htm

KARINCALAR VE KİMYA DÜNYASI

Bir karınca öldüğünde, onu taşıyıp sürüden uzaklaştıran başka karıncaları hemen hemen hepimiz görmüşüzdür.

Bu işlem, bazen, karıncanın ölümünden sonra 1 saat içinde gibi kısa bir sürede gerçekleşir.

Kaliforniya Üniversitesi’nden biyolog Don-Hwan Choe, karıncaların öldükleri zaman bir kimyasal salgıladıklarını ve salgıladıkları bu kimyasalla “öldüm, beni alın uzağa götürün” mesajı verdiğini keşfetti.

Ancak, aynı kimyasal mesajın karıncalar yaralandığında da iletildiği farkedilince, bilimadamları nasıl olup da karıncaların ölüleri yaralılardan ayırdığını incelemeye başladılar.

Yapılan incelemelerde, karıncalar tarafından iki kimyasal sinyal kullanıldığı tespit edildi. Birinde öldüğünü ve uzaklaştırılması gerektiğini ileten sinyal; diğerinde karıncanın henüz ölmediğini ve hayatta olduğunu söyleyerek yaralı karıncaların en yardıma muhtaç halde oldukları durumda koloniden uzaklaştırılıp atılmasını önlüyor.

Karıncaların yuvanın sağlığı için ölüleri uzaklaştırmaları ve bakıma muhtaç olanları ise kolonide bırakmaları oldukça düşündürücü bir davranış.

Kaynak:
http://www.sciencenews.org/view/generic/id/43714/title/FOR_KIDS_Night_of_the_living_ants

20 Nisan 2009 Pazartesi

DİŞ MİNESİNİ DAYANIKLI YAPAN KÜÇÜK ÇATLAKLAR

Dişlerimiz dayanıklılığı ve sağlamlığı ile bilinir. Uzun yıllar boyunca ezme, çiğneme, ısırma gibi pek çok yüksek basınca karşı direnç gerektiren konuda sürekli dişlerimizi kullanırız, ancak buna rağmen dişlerimiz çok uzun süre dayanıklı kalır.

Dayanıklılığını, mine isminde kaplı olduğu yapıdan aldığını bilen bilim adamları, ilerleyen teknoloji ile birlikte diş minesini "dayanıklı" bir malzeme yapanın ne olduğunu araştırdılar.

Diş minelerimize yakından bakan bilim adamları, diş minesinde çok özel bir yapı olduğunu keşfetti. Sanıldığının aksine diş minesinin tek bir pürüzsüz yapı olmadığını ve içerisinde küçük ancak derin olmayan çatlaklar olduğu keşfedildi.

Minenin diplerinden dış yüzeye doğru büyümeye başlayan bu çatlaklar, diş minesine uygulanan basıncı kendi aralarında paylaştırarak dişin kırılmasını engelliyor ve böylece mineyi daha sağlam ve dayanıklı bir malzeme haline getiriyor.

Ancak bu aşamada, bir sistem daha devreye giriyor. Dişte mevcut özel bir tedavi süreci başlıyor ve - bu çatlaklar büyürken- eş zamanlı olarak onları dolduran organik malzeme ile birlikte çatlakların derinleşerek dişin çürümesine sebebiyet vermesi de önlenmiş oluyor.

Kaynak: Herzl Chai, James J.-W. Lee, Paul J. Constantino, Peter W. Lucas, and Brian R. Lawn. Remarkable resilience of teeth. Proceedings of the National Academy of Sciences, 2009; DOI: 10.1073/pnas.0902466106

18 Nisan 2009 Cumartesi

450 MİLYON YILLIK BİTKİ SPORLARI BULUNDU



Bilim adamları tarafından, damarlı bitkilere ait 450 milyon yıllık bitki sporları bulundu.

Kara bitkilerinin sözde atalarının yosun benzeri bitkiler olduğunu öne süren evrimcilerin, bulunan fosiller ile birlikte hayali ağaçları da alt üst oldu.

Bulunan bitki sporlarının, damarlı bitkilere ait olması; damarlı bitkilerin zannedildiğinden çok daha önce var olduğunu da kanıtlamış oldu.


Kaynak: http://www.sciencenews.org/view/generic/id/42862/description/An_earlier_appearance_for_the_first_land_plants_

15 Nisan 2009 Çarşamba

İNSAN YÜZÜNDE BARKOD SİSTEMİ MUCİZESİ

Etrafımıza baktığımızda, bir sürü yüz görürüz. Tanıdığımız birinin yüzünü ise; ne kadar kalabalık bir ortam olursa olsun fark etmemiz sadece birkaç saniye alır.

Bu, görsel kortekste gerçekleşen oldukça kompleks bir süreçtir.

Beyindeki yüz tanıma sürecinin nasıl gerçekleştiğini araştıran bilim adamları, oldukça şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşmışlardır.

Yapılan araştırmalarda, yüzün beyin tarafından okunabilen bir barkod sistemine sahip olduğu keşfedilmiştir.

İlk önce kaşlar, gözler, dudaklar gibi yatay çizgi oluşturan özelliklerin beyin tarafından algılanmasından sonra, bu çizgilerin siyah ve beyaz renklerde kodlandığı belirlenmiştir.

Cilt ve yanaklar parlaklıkları nedeniyle beyaz olarak, dudaklarımız kaşlarımız ve göz çukurlarımızın da gölgelikleri nedeniyle siyah olarak kodlandığı tespit edilmiştir.

Araştırmayı yürüten Dr. Dakin “Bu şekildeki yatay bilgi çizgileri, süpermarket barkodlarını anımsatmaktadır” diyerek bu kod sistemine dikkat çekmiştir.

Süpermarket barkodları, bilgi sağlamanın etkin bir yoludur. Düz, tek boyutlu çizgiler sayı gibi 2 boyutlu karakterlerin algılanmasından çok daha kolaydır.

Çiçekler, manzaralar gibi farklı doğa görüntülerini inceleyen araştırmacılar, bu “barkoda elverişli sistemin” sadece yüzde olduğunu fark etmiştir.

Barkod, motif olarak, beynin görsel kısmında tanınması açısından çok daha elverişli bir modeldir. Birden fazla görüntünün beynin görsel korteksinde işlendiği durumlarda, farklı görüntüler içerisinden barkodu ayırt etmek daha kolaydır ve bu sayede de yüzün görüntüsünün beyinde değişmemesini sağlar.

Bu nedenle de, ne kadar hızlı hareket ederse etsin ya da ne kadar fazla görsel öğenin bulunduğu bir yerde bulunursa bulunsun, yüz her zaman tanınır.

Yüksek hızda hareket eden cisimlerin bulunduğu alanlarda, fotoğraf makineleri çektikleri görüntüyü aktarırken görüntünün arkasından uzayan bulanık yansıma görüntüler göze çarpar ve görüntünün kalitesi bozulur. Ancak yüz ne kadar çok sayıda hızlı hareket eden cisimlerin bulunduğu ortamda olursa olsun, her zaman tanınabilir.

Dr. Dakin, yüzdeki bu barkod sisteminin “daha iyi yüz tanıma yazılımları” geliştirmek açısından çok önemli olduğu görüşünde. Yüz tanıma programları her ne kadar ilerlemiş olursa da olsun, kalabalık gibi kompleks sahnelerde yüzleri tanımada henüz pek başarılı değiller. Yüzdeki bu kod sisteminin taklit edilmesiyle birlikte , polislerin havaalanında suçluları tespit etmesine yardımcı olacak CCTV kameralarının gelişmesi de sağlanmış olacak.

Kaynak: http://www.sciencedaily.com/releases/2009/04/090413202728.htm

26 Mart 2009 Perşembe

FOTOSENTEZ YAPAN DENİZ SALYONGOZU

Biyoloji profesörü James Manhart tarafından deniz salyongozlarının sırrı keşfedildi.


Bitkiler, güneş enerjili makinelere benzetilebilir. Hücrelerinde güneş ışığını yakalayıp enerjiye dönüştüren plastid adı verilen organeller vardır. Hayvanlar ise, enerji ihtiyaçları için bitkilere ya da diğer hayvanlara başvurmak durumundadır.


Deniz salyongozları ise, biraz daha farklı çalışır. Ana besin kaynağı, belirli bir alg türüdür. Alg’den bir kesit alır ve sitoplazma’yı (algin içindeki maddeyi) emer ve çoğunu sindirir.


Ancak güneş enerjisini yakalayan plastid’i sindirmez, plastid’i bir nevi alıkoyar.


Bu plastid salyongozun içinde kalır ve fotosentez yapmaya devam ederek salyongoza besin sağlar. Bunun bir etkisi olarak da, canlı güneş enerjili bir salyongoza dönüşür ve aynı bitkiler gibi kendi besinini kendi üretir hale gelir.


Manhart “Fotosentez için 2,000 -3,000 gene ihtiyaç vardır ve hayvanlarda bu hayati genlerin çoğu yoktur. Deniz salyongozunun çekirdek genomundaysa fotosentez için gerekli olan en az bir gen bulunmaktadır. Kritik olan ise plastid algden gelir; ancak salyongozun çekirdeği plastidi işletebilmek için gerekli en az bir ve muhtemelen de daha çok gene sahiptir” demektedir.


Deniz salyongozlarının bu nedenle, alglere ihtiyaçları vardır. Ancak sadece plastidi algden elde eder. Güneş enerjisini yakalayıp besine çevirebilmesi için gerekli plastidi algden alır; ancak plastidi çalıştıracak sistemle beraber doğar.


Elbetteki salyongozun önce bitkileri inceleyip nasıl fotosentez yaptıklarını çözümlemesi, plastidin varlığından haberdar olması, algden aldığı parçada plastidi ayır ederek saklaması ve daha sonra vücudunda plastid tarafından yakalanan güneş enerjisini şekere çevirecek bir sistem geliştirmesi imkansızdır.


Kaynak:

http://www.sciencedaily.com/releases/2008/11/081125112958.htm

21 Mart 2009 Cumartesi

LÜBNAN'DA BULUNAN 95 MİLYON YILLIK AHTAPOTLAR, EVRİMİ ALT ÜST ETTİ

Ahtapotların vücutları tamamen kas ve deriden oluştuğu için, öldükten sonra kolayca çürüyüp sıvılaştıklarından; fosil kalıntılarını bulmak pek mümkün olmamasına karşın Lübnan’da ani ölümle karşı karşıya kalan beş adet ahtapota ait 95 milyon yıllık fosiller bulundu.

Bulunan fosiller, ahtapotların 8 kolunu da tüm kasları ve hatta üzerindeki dizi dizi vantuzları ile beraber korunmuş bir şekilde ortaya çıktı.

Hatta birkaçında, ahtapotun ürettiği mürekkebe ait kalıntıların dahi korunduğu tespit edildi.

Bulunan 95 milyon yıllık fosillerin en çarpıcı özelliği, bugünkü hallerinden hiçbir suretle ayırd edilebilir olmaması…

Berlin Freie Üniversitesi'nden Dirk Fuchs, “Ahtapotların ilkel atalarının etten yüzgeçleri olması lazımdı. Ama bu fosiller, o kadar iyi korunmuş ki bize tıpkı bugünkü yaşayan örnekleri gibi, ahtapotların böyle etten yüzgeçleri olmadığını gösteriyor” diyerek bulunan fosillerin evrimcilerin iddia ettiği ahtapotların hayali atasına ilişkin iddiaları yıktığını belirtti.

Kaynak: http://www.palenews.net/2009/03/95-million-year-old-octopus-fossil.html

15 Şubat 2009 Pazar

KARDEŞLERİNE DÜŞKÜN, ÖRNEK BİR CANLI: PEÇELİ BAYKUŞ

Peçeli baykuş adı verilen yavru kuşlar, kardeşlerine çok düşkündürler. Gelen yemeği önce aç olan kardeşlerinin yemesine izin verirler.

Anne, en çok bağıran yavruyu en önce beslediği için; yavrular çok nezaketli davranarak aç olan kardeşlerinin karnı doyana kadar seslerini yükseltmezler.

Şüphesiz, bir kuşun bu denli ince düşünebilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Allah, peçeli baykuşlara fedakarlığı, merhameti, şefkati ve tesanüdü ilham etmiş ve bu kuşlar arasındaki dayanışmayı da müminlere bir örnek kılmıştır.


Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, mü'minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.
(Tevbe Suresi,128)

Kaynak: New Scientist, 18 Mart 2000

SELÜLOZDAN SÜPER KAĞIT GELİŞTİRİLDİ

Japonya ve İsveç’teki bilim adamları bitki hücrelerinin duvarlarındaki selülozdan yeni bir materyal geliştirdiler.

Süper kağıt adı verilen bu malzeme, dökme demirden daha dayanıklı ve sağlam… Üstelik de çevreye dost.

Önceleri de selülozdan başka malzemeler geliştirilmiş olmasına karşın, bu malzemeler tüm dayanıklıklarına rağmen baskı altında kolayca kırılıp bozulabiliyorlardı.

Ancak; yapılan deneylerde süper kağıtın dökme demirden bile daha sağlam ve dayanıklı olduğu tespit edildi.

Hatta, o kadar dayanıklı ki bilim adamları gelecekte bu malzemeyi hafif ama dayanıklı zırhlar geliştirmekte kullanmayı ümid ediyor.

Kaynak: http://www.eurekalert.org/features/kids/2009-01/acs-ps012909.php

BEYİN OPTİK İLÜZYONLARI GERÇEK HAREKET GİBİ ALGILIYOR

Hareket ediyormuş gibi görünmesi için tasarlanmış bir ilüzyon resmine bakıp, hiç mideniz bulandı mı? Ya da başınız döndü mü?

Yeni yapılan bir araştırma, bu ilüzyonların sadece bir göz yanılsamasından daha fazla olduğunu ve beynin grafiğin hareket ettiğine dair ikna olduğunu ortaya çıkardı.

Önceleri, ilüzyonların üst düzey beyin aktivitelerini tetiklediği düşünülüyordu. Ancak yapılan çalışma, ilüzyonların görsel korteksteki en alt süreçteki aktiviteleri tetiklediğini gösterdi.

Kaynak: http://www.eurekalert.org/pub_releases/2009-02/afri-njy020209.php



KURAN’DA HABER VERİLEN KONUŞAN KARINCALAR

Ses teknolojisindeki gelişmeler sayesinde, bilim adamları karıncaların kendi aralarında konuştuğunu keşfetti.

Minyatür hoparlör ve mikrofonlar yerleştirilen yuvada, araştırmacılar kraliçe karıncanın işçi karıncalara konuşarak talimat verdiğini gözlemledi.

Yıllar önce yapılan araştırmalarda, karıncaların sesleri kullanarak imdat çağrıları yapabildikleri farkedilmişti. Ancak bu araştırma ile imdat çağrısından ve ses çıkarmaktan daha fazlası olduğu ve karıncaların kendi aralarında gerçek anlamda “konuşabildikleri” keşfedildi.

Kraliçe karıncanın sesi kaydedilip yuvaya çalındığında, tüm karıncaların antenlerini dikip hareket etmeden hazır olda beklediği gözlemlendi.

Yapılan araştırmada, sadece karıncaların konuşabildiği değil; aynı zamanda da bazı böceklerin işçi karıncaları esir alabilmek için kraliçe karıncayı taklit ettikleri farkedildi.

Karıncalarla bir tür parazit ilişkisi içinde olan büyük mavi kelebeğin, kraliçe karıncanın hem sesini hem de kullandığı kimyasal sinyalleri taklit edebildiği bulundu.

Karıncalar tarafından yuvaya taşınan pupalar, burada işçi karıncalar tarafından besleniyor. Ve eğer, yuvaya davetsiz bir misafir girerse de; karıncalar kendi yuvalarından önce pupaları kaçırıp kurtarıyor.


“Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp-geçmesin."

(Neml Suresi, 18)


Kaynak: http://www.timesonline.co.uk/tol/news/environment/article5672006.ece