Dünyamız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünyamız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Şubat 2010 Cuma

Sudaki Kusursuz Tasarım

Sudaki Kusursuz TasarımGüneş Sistemi'ndeki diğer 63 gök cisminden hiç birinde yaşamın temel şartı olan suyun bulunmadığını biliyor muydunuz? Oysa yeryüzünün büyük bölümü sularla kaplıdır. Okyanuslar ve denizler Dünya yüzeyinin toplam dörtte üçünü meydana getirir. Öte yandan karalarda da sayısız göl ve nehir vardır. Yüksek dağların zirvelerini kaplayan kar ise suyun donmuş halidir. Dünya'daki suyun önemli bir bölümü de gökyüzündedir; bulutların her birinde binlerce, bazen milyonlarca ton su bulunur. Bu suların bir kısmı da zaman zaman damlalar halinde yere iner, yani yağmur olur. Şu an solumakta olduğunuz havanın içinde de mutlaka belirli miktarda su buharı vardır.

Yağmurlar, denizler, nehirler, akarsular, okyanuslar, musluğu açtığınızda akan içilebilir su? İnsanlar suyun varlığına o kadar alışıktırlar ki yeryüzünün büyük bölümünün sularla kaplı olmasının önemini belki de hiç düşünmezler. Oysa su uzayda gerçekten de çok nadir rastlanan bir bileşimdir. Bu nedenle bilinen bütün gök cisimlerinin içinde yalnızca Dünya'da suyun bulunuyor olması, üstelik de bu suların içilebilir nitelikte olması son derece önemli bir konudur.

Susuz bir hayatın var olabilmesi mümkün değildir. Su, hayatın temeli olması için özel olarak tasarlanmış, her türlü fiziksel ve kimyasal özelliği ile hayat için yaratılmış bir maddedir. Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı su sayesinde hayatlarını sürdürür, yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur.

Suyun Şaşırtıcı Özellikleri

Suyun özellikle ısıyla ilgili (termal) özellikleri dünya üzerindeki canlı yaşamının sürekliliğinde büyük rol oynar. Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz:

Bilinen tüm sıvılar ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+ 4 C dereceye) düşene kadar büzüşür, daha sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında "normal" fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer.

Suyun bu özelliği dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmayacaktı.

Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu, "gizli ısı" olarak bilinen kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Ayrıca suyun "termal kapasitesi", yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir.

Suyun gizli ısısının ve termal kapasitesinin diğer sıvılara göre çok yüksek olması da denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarını sağlar. Bu nedenle Dünya'da kara üzerindeki ısı farklılıkları en sıcak yer ile en soğuk yer arasında 140 C dereceye kadar çıkarken, denizlerin ısı farklılığı en fazla 15-20 C derece arasında değişir. Aynı durum gece-gündüz arasındaki ısı farkında da yaşanır. Karada gece ile gündüz arasındaki fark kurak ortamlarda 20-30 C dereceye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir ısı farkı olur. Sırf denizler değil, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir denge sağlamaktadır. Gece-gündüz arasındaki ısı farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması, bunun bir sonucudur.

Bundan başka suyun termal iletkenliği, yani ısıyı iletebilme yeteneği de bilinen diğer herhangi bir sıvıdan en az dört kat daha yüksektir. Buzun ve karın termal iletkenlikleri ise düşüktür. Suyun bu özelliği de çok önemli bir işlev görmektedir. Buz, havadaki soğuğu, altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava -50 C dereceyi bulsa bile, denizin üstündeki buz tabakası 1-2 metreyi geçmez. Foklar, penguenler ve diğer kutup hayvanları, bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler.

Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı. Okyanusların varlığını düşünelim. Okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır, ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtır. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuk olmalarını ve bunun sonucunda da tamamen donmalarını engeller. Eğer böyle olmasa ne olurdu?

Su "Normal" Davransaydı Ne Olurdu?

Su "normal" davransaydı, tüm diğer sıvılar gibi onun da ısı kaybına paralel olarak yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine batsaydı ne olurdu?

Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma alttan başlayacaktı. Alltan başlayan donma, yüzeyde soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için, yukarı doğru devam edecekti. Böylece Dünya'daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi haline gelecekti. Denizlerin yüzeyinde sadece birkaç metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa bile, dipteki buz asla çözülmeyecekti. Böyle bir Dünya'nın denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su "normal" davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı.

Suyun neden "normal" davranmadığı, yani 4 C dereceye kadar büzüştükten sonra neden birdenbire genleşmeye başladığı ise, hiç kimsenin cevaplayamadığı bir sorudur.

Burada yalnızca birkaç tane örneği verilmiş olan suyun özellikleri, bu sıvının insan yaşamı için özel olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Başka hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması, bunun sadece Dünya üzerinde bulunması elbette ki bir tesadüf değildir. İnsan yaşamı için özel olarak yaratılmış olan Dünya, yine özel olarak yaratılmış olan suyla canlandırılmıştır. Tüm canlılar için büyük bir nimet olarak suyu yaratan Allah'tır. Allah Vakıa Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:

Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)
 

6 Ocak 2010 Çarşamba

Su altında akan nehir!

Bu inanılmaz görüntüler profesyonel dalgıç Anatoly Beloshchin tarafından çekildi. Usta dalgıç, Meksika sularının derinlerinde yer alan Cenote Angelita mağarasında yaptığı keşif dalışında bu inalımaz görüntüleri elde etti.




Denizin ortalama 60 metre derinliğinde akan bu nehir gerçekten görenleri hayrete düşürüyor



'Doğa ne ilginç bir oluşum' dedirten bu manzarayı Anatoly Beloshchin şöyle tarif ediyor: 'Önce suyun 30 metre derinliğine indim. Bu bölümde tatlı su vardı. Sonra 60 metre derine indiğimde suyun gittikçe tuzlu bir hal aldığını gördüm. Altımda bir nehir akıyordu. Hem de suyun içinde. Bu akan nehir aslında hidrojen sülfür tabakasıydı. Bu deneyimi herkesin tatmasını isterdim...'





İşte suyun altında akan o ilginç nehirin görüntüleri...







13 Kasım 2009 Cuma

Yanardağlar birer birer canlanıyor

Dünya'nın dört bir yanında faaliyete geçen yanardağlar, büyük depremlerin de habercisi olabilir. Uzmanlar 41 yanardağın 2009 yılı başından bu yana faaliyete geçtiğini açıkladı.

PATLAMA TEHLİKESİ OLAN YANARDAĞLARIN GÖRÜNTÜLERİ

Amerika’da 3 bin 108 metrelik Redoubt, 1 bin 730 metrelik Cleveland volkanları ve devasa bir volkanik patlama çöküntüsü olan 3 bin 142 metrelik Yellowstone Caldera’da lavlar yükselmeye başladı.

Sadece Amerika’da değil, İtalya’dan Endonezya’ya kadar onlarca yanardağdan duman ve lav yükseliyor. Son olarak Filipinler'deki 2 bin 463 metrelik Mayon Yanardağı’ndan dumanlar yükselmeye başladı.

Uzmanlar yanardağın her an patlayabileceği konusunda uyarıda bulundu. Mayon yanardağı 1814’te patladığında bin 200’den fazla insan hayatını kaybetmiş ve bir kasaba yok olmuştu. Yanardağ 1979 yılında faaliyete geçtiğinde ise 79 kişinin hayatına mal oldu.

TÜM DÜNYA ALARMDA

Dünya’nın dört bir yanında ise uzmanlar patlama olasılığı olan volkanlara karşı uyarılarda bulunuyor. Bali, Endonezya’da Kasım ayının başı ile yapılan uyarılarda Batur volkanının her an patlayabileceği belirtildi.

Şili’deki Chaiten Volkanı ise Ekim ayında yapılan sismik ölçümlerde endişe verici sinyaller verdi. Uzmanlar yanardağın ağzının genişlediğini ve uzun bir süreden beri bu büyümenin yaşandığını açıkladı.

Hint Okyanusu'ndaki 2 bin 631 metre uzunluğundaki Piton de la Fournaise yanardağı 2007’den sonra yine lav püskürmeye başladı.

PATLAMALAR VE DEPREM

İtalya’daki Etna yanardağı ise 7 Kasım’da tekrar faaliyete geçerek, 4 ay aradan sonra püskürdü ve 4.4 büyüklüğünde bir deprem meydana getirdi.

Endonezya’da 9 Kasım günü yaşanan 6.7 büyüklüğündeki depremin merkez üssünün Tambora Volkanının 78 km doğu ve 18 km derinliği olduğu kaydedildi.

Yine Endonezya’da Ağustos ayından itibaren lav püskürmekte olan Krakatau Volkanı 3 Kasım tarihinde ciddi yer sarsıntılarına neden oldu.

SEBEP MANYETİK ALAN MI

Uzmanlar Avrupa, Asya, Afrika, Amerika ve Antartika kıtaları ile; Pasifik, Hint ve Atlantik okyanuslarında 41 yanardağın faaliyette olduğunu belirtti. Bilim insanları dünyanın erimiş iç çekirdeğinden yükselen lavların yeryüzüne çıkabilmesinin manyetik alanlar ile ilgili olabileceğini iddia ediyor.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12928354.asp?gid=200